Siyaset "meslek" midir?

Son günlerde yaşanılan kurultay ve "koltuk kavgalarına" bakınca; eski defterlerimi...

R. Bülend Kırmacı r.b.kirmaci@gmail.com

Son günlerde yaşanılan kurultay ve "koltuk kavgalarına" bakınca; eski defterlerimi karıştırdım...

Bir kaç not almış; “siyaset” ile “meslek” terimlerini, tanımlarını “bir arada” irdelemişim...

Meslek deyince eğitimi ve deneyimini aldığı alanda profesyonel anlamda ve akde bağlı çalışılması anlaşılmalıdır.

Diplomaların meslek, mesleklerin iş sağladığı, “işin” insanca bir emeklilikle sonlandığı Türkiye, özlemimiz elbet.

Ancak her tutulan iş, her yapılan faaliyet, meslek değildir. Her modern ve demokratik toplumda doğal olanı da budur.

Bu açıdan siyaset örneğin çok saygın ve çok yoğun bir uğraştır ancak “meslek” değildir… Topluma katkının bir biçimdir.

Ancak, “geri kalmışlığın ortak algısıdır”: siyaseti meslek addetmek!

Oysa siyaset, topluma hizmet dönemidir; gelir, geçer...

Siyasette topluma en yararlı olabilecek kişi, kendi mesleğinde en iyiyi yapmış ve yapabilecek potansiyeli olan kişidir.

Fakat biz, siyaseti meslek addetmek yanılgısına düştüğümüz gibi, bu olguya da yeterince önem vermiyoruz…

Hala "adama koltuk" arıyoruz. O koltuk olmasa hayatta karşılığı olmayanlardan medet ummak durumunda kalıyoruz.

Gelişmiş ülkelere bakın; siyasette belli bir görev dönemini ikmal edenler günü geldiğinde toplumun içine rahatlıkla dönebilmektedirler…

Kimi anılarını yazar, kimi mesleğini bir ucundan ve yeniden tutar...

Fakat başka yerlerde öyle mi? "Ayrıcalık" zırhı bir kez kalktı mı, siyasetçi, kendini çıplak, korunaksız ve çaresiz sanır.

O kadar öyledir ki, bazısı "gitmemek" için her şeyi yapar!

Kendi açısından haklıdır da; çünkü, gelir dağılımı bozuk, suçu teşvik eden, kuralsız bir dünyanın paydaşı, hatta sorumlusudur...

Büyük ölçüde "rastlantı" ile geldiği 'makamdan, gönülsüzce döneceği eski bir dünya onu beklemektedir...

O nedenle bizim gibi ülkelerde, eski siyasetçi” kolayca topluma dönmez; pek otobüse binmez kendi arabasını kullanmaz.

Gerçi siyasetin, tıpkı basın, özellikle de yazarlıkta olduğu gibi emekliliği yoktur. Bu da doğaldır.

Ancak, siyasetin “ayrıcalıklı bir meslek” olduğu algısını ortadan kaldırmamız en başta siyasetçinin yararınadır.

Bu nedenle temsil yerlerine “yerinde seçimler” yapmak kadar, çeşitli kısıtlamalar da uygun sınırlamalardır.

Unutmayalım ki, nüfusu genç bir ülkede, bayrağı devralmaya hazır kesimlere deneyim olanağı sağlamak zorundayız.

Öte yandan geliri ve “kıyak” emekliliği, çeşitli destek olanaklarıyla siyaset, toplum ortalamalarından adeta "kopmuştur”.

O arada siyaset; bir “orta direk” rejimi de sayılan demokraside katılım kanallarını zorlarcasına, giderek “pahalı” hale gelmiştir.

Kuşkusuz, toplumda her bir bireyin kamu alanında hakları neyse siyasetçinin de hakları o çerçevede olmalıdır.

Olmalıdır ki, topluma hizmet boyutu asıl cezp edici etmeni, saiki, oluştursun “girişi kadar çıkışı da” kolay olsun.

Doğallaşmaya, olağanlaşmaya, normalleşmeye ne kadar da çok ihtiyacımız var değil mi?

Hem de her alanda..

En başta da siyasette!

">

Son günlerde yaşanılan kurultay ve "koltuk kavgalarına" bakınca; eski defterlerimi karıştırdım...

Bir kaç not almış; “siyaset” ile “meslek” terimlerini, tanımlarını “bir arada” irdelemişim...

Meslek deyince eğitimi ve deneyimini aldığı alanda profesyonel anlamda ve akde bağlı çalışılması anlaşılmalıdır.

Diplomaların meslek, mesleklerin iş sağladığı, “işin” insanca bir emeklilikle sonlandığı Türkiye, özlemimiz elbet.

Ancak her tutulan iş, her yapılan faaliyet, meslek değildir. Her modern ve demokratik toplumda doğal olanı da budur.

Bu açıdan siyaset örneğin çok saygın ve çok yoğun bir uğraştır ancak “meslek” değildir… Topluma katkının bir biçimdir.

Ancak, “geri kalmışlığın ortak algısıdır”: siyaseti meslek addetmek!

Oysa siyaset, topluma hizmet dönemidir; gelir, geçer...

Siyasette topluma en yararlı olabilecek kişi, kendi mesleğinde en iyiyi yapmış ve yapabilecek potansiyeli olan kişidir.

Fakat biz, siyaseti meslek addetmek yanılgısına düştüğümüz gibi, bu olguya da yeterince önem vermiyoruz…

Hala "adama koltuk" arıyoruz. O koltuk olmasa hayatta karşılığı olmayanlardan medet ummak durumunda kalıyoruz.

Gelişmiş ülkelere bakın; siyasette belli bir görev dönemini ikmal edenler günü geldiğinde toplumun içine rahatlıkla dönebilmektedirler…

Kimi anılarını yazar, kimi mesleğini bir ucundan ve yeniden tutar...

Fakat başka yerlerde öyle mi? "Ayrıcalık" zırhı bir kez kalktı mı, siyasetçi, kendini çıplak, korunaksız ve çaresiz sanır.

O kadar öyledir ki, bazısı "gitmemek" için her şeyi yapar!

Kendi açısından haklıdır da; çünkü, gelir dağılımı bozuk, suçu teşvik eden, kuralsız bir dünyanın paydaşı, hatta sorumlusudur...

Büyük ölçüde "rastlantı" ile geldiği 'makamdan, gönülsüzce döneceği eski bir dünya onu beklemektedir...

O nedenle bizim gibi ülkelerde, eski siyasetçi” kolayca topluma dönmez; pek otobüse binmez kendi arabasını kullanmaz.

Gerçi siyasetin, tıpkı basın, özellikle de yazarlıkta olduğu gibi emekliliği yoktur. Bu da doğaldır.

Ancak, siyasetin “ayrıcalıklı bir meslek” olduğu algısını ortadan kaldırmamız en başta siyasetçinin yararınadır.

Bu nedenle temsil yerlerine “yerinde seçimler” yapmak kadar, çeşitli kısıtlamalar da uygun sınırlamalardır.

Unutmayalım ki, nüfusu genç bir ülkede, bayrağı devralmaya hazır kesimlere deneyim olanağı sağlamak zorundayız.

Öte yandan geliri ve “kıyak” emekliliği, çeşitli destek olanaklarıyla siyaset, toplum ortalamalarından adeta "kopmuştur”.

O arada siyaset; bir “orta direk” rejimi de sayılan demokraside katılım kanallarını zorlarcasına, giderek “pahalı” hale gelmiştir.

Kuşkusuz, toplumda her bir bireyin kamu alanında hakları neyse siyasetçinin de hakları o çerçevede olmalıdır.

Olmalıdır ki, topluma hizmet boyutu asıl cezp edici etmeni, saiki, oluştursun “girişi kadar çıkışı da” kolay olsun.

Doğallaşmaya, olağanlaşmaya, normalleşmeye ne kadar da çok ihtiyacımız var değil mi?

Hem de her alanda..

En başta da siyasette!

Tüm yazılarını göster