İş dünyasında büyük tedirginlik !

Ankara'daki katliam sonrası piyasalardaki tedirginlik sürerken, iş dünyası seçim sonrası iki senaryoya odaklanmış durumda..

İçeride artan terör olayları, yüksek kur ve politik belirsizlik, yurtdışında ise FED’in faiz artırma süreci, Çin ekonomisindeki yavaşlama ve jeopolitik riskler... Bu ortamda şirketler önünü görmekte zorlanıyor, yatırım kararları erteleniyor.

Fortune Türkiye’den Ayfer Yıldız’ın haberine göre, sonbahara kaygılarla giren Türkiye’nin yeni bir büyüme hikayesi oluşturabilmesi için fırsatları kaçırmaması her kesim tarafından dile getiriliyor.

İş yapmanın giderek zorlaştığı bu ortamda şirketler için mevcut konumlarını korumak, yeni pazarlara açılmak büyük önem taşıyor. Seçim sonrasında güçlü bir hükümet kurulması beklentisi FED’den gelecek baskıyı azaltacağına yönelik umut veriyor.

SEÇİM SONRASI DOLAR/TL NE OLUR?

Mayıs 2013 tarihinden bu yana gerek Türkiye özelinde gerekse küresel ekonomide özellikle gelişmekte olan ülkeler için hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Türkiye açısından bakarsak, o tarihte yurtiçinde Gezi olaylarıyla başlayan ardından 17-25 Aralık operasyonuyla siyasetin ekonomiyi etkilediği süreç, 7 Haziran seçiminin ardından hükümet kurulamaması ve 1 Kasım erken seçim gündemiyle devam ediyor. Artan terör olayları ve yanı başımızdaki jeopolitik riskleri de unutmamak gerekiyor.

Yurtdışındaki gelişmelere gelirsek, Mayıs 2013’te ABD Merkez Bankası’nın (FED) parasal genişlemeye son vereceğini açıklamasının ardından doların güçlenme eğilimi hem Türkiye hem de gelişmekte olan ülkeleri etkiliyor. Oyunun kuralını yeniden değiştirmeye hazırlanan FED’in her toplantısı öncesinde nefesler tutuluyor.

FED’in eylül toplantısında faizde değişikliğe gitmemesi her ne kadar geçici olarak “nefes” aldırsa da faiz artışı “demoklesin kılıcı gibi” piyasaların üzerinde duruyor.

Öte yandan, dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin’de yaşanan durgunluk kaygıları artırıyor. Nitekim, FED de yaptığı açıklamada Çin ve diğer gelişen ülkelere yönelik endişelere vurgu yapıyor. Goldman Sachs’a göre, yabancı kurumsal yatırımcılar, Çin etkisiyle mayıs ayından bu yana Asya piyasalarından 20 milyar dolar çekti. OECD, Çin’deki sert daralmayla birlikte finans piyasalarındaki şokun küresel toparlanmayı olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunarak küresel büyüme tahminini yüzde 3,1′den yüzde 3’e indirdi.

Dünya ekonomisi sonbahara zorlu koşullarda girerken, Türkiye kendi iç sorunlarının da etkisiyle bu süreçten daha fazla yara alıyor. Türk Lirası dolar karşısında yılbaşından bu yana yaklaşık yüzde 30 değer kaybederken, Türkiye’nin beş yıl vadeli borcunu iflasa karşı sigortalamanın maliyeti (CDS), politik belirsizlik ve güvenlik endişesiyle eylül ayında, Ocak 2012’den bu yana en yüksek seviye olan 300 baz puanı gördü. Ayrıca, Türk Lirası gelişmekte olan ülke para birimlerine göre de yüzde 10-15 arasında değer kaybetti. Gösterge tahvilin faizi ise yüzde 11’in üzerine çıktı.

YENİ BÜYÜME HİKAYESİNE İHTİYAÇ VAR

Merkez Bankası’nın yılsonunda yüzde 6,9, 2016 sonunda ise yüzde 5,5 olarak hedeflediği yıllık enflasyon ise eylül itibariyle yüzde 7,14 seviyesine yükseldi. Yılsonunda yüzde 9-10 seviyelerine kadar çıkabileceği öngörülüyor. İşsizlik oranı ise yüzde 9,6 ile çift haneleri zorluyor.

Özel sektörün kredi borcu 2014 yılsonuna göre, 10,4 milyar dolar artarak 178,2 milyar dolara çıktı. İkinci çeyrekte yüzde 3,8 ile beklentilerin oldukça üzerinde büyüyen ekonominin üçüncü ve dördüncü çeyrekte hız kesmesi öngörülüyor. 2008 krizinde Ortadoğu ve Afrika pazarına yönelen ihracatçılar, özellikle komşu ülkelerdeki ekonomik sorunlar ve karışıklıklar nedeniyle pazar sıkıntısı yaşıyor. İhracat yılın ilk sekiz aylık döneminde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 8,9 gerileyerek 95 milyar 135 milyon dolar olurken, son 12 aylık süreçte de yüzde 5,7 azalışla 147 milyar 947 milyon dolar olarak gerçekleşti.

Bankalar Birliği Risk Merkezi verilerine göre, ocak-ağustos dönemini kapsayan sekiz aylık sürede, karşılıksız çek adedi geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 21 artarken, karşılıksız çek işlemi yapılan çeklerin tutarındaki artış ise yüzde 49 oldu. Kişi başı milli gelir 10 bin doların altına geriledi. Sanayi üretiminde çarklar yavaşlama sinyali veriyor.

2023 yılında dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmesi hedeflenen Türkiye, şu anda bu yarışın gerisinde kalmış görünüyor. Peki bu süreçten nasıl çıkılacak? Türkiye ekonomisi geçmişte olduğu gibi tekrar yüzde 5’lik büyüme sürecine girebilecek mi? 2016 bütçelerini hazırlamaya çalışan şirketler bu dönemde nasıl bir yol izleyecek?

Ekonominin belli başlı göstergeleri alarm verirken, Türkiye ekonomisinin yeni bir büyüme hikayesine ihtiyaç duyduğu aşikar. Siyasetin gölgesindeki ekonomi açısından bir çıkış bulunması ihtiyacı iş dünyasının aktörleri tarafından her fırsatta dile getiriliyor.

Her ne kadar ekonominin lokomotif sektörlerinden gayrimenkul büyüme trendini sürdürse de bu bildiğimiz eski bir hikaye. Ayrıca, FED’in faiz artışı sonrasında Merkez Bankası’nın da bu yöndeki bir hamlesinin konut kredilerine yansıması kaçınılmaz. Bu da sektörde yavaşlamaya neden olabilir. Ekonomiye lokomotif olacak diğer sektörlerde ise yeni hikaye yazmak bir yana, geleceği görmek oldukça zor.

İŞ DÜNYASI BEKLEMEDE

İş dünyasının birinci gündem maddesi bugünlerde artan terör olayları ve siyasi gerginlik. Bunların etkisiyle ertelenen yatırımlara, düşen kârlılıklara dikkat çekiyorlar. “Ekonomiye ilişkin önümüzdeki dönemde ne bekliyorsunuz?” diye sorduğumuz tekstil ve hazır giyim sektörünün duayenlerinden Kiğılı Yönetim Kurulu Başkanı Abdullah Kiğılı, “Beklemedeyiz” yanıtını veriyor.

Seçim sonuçlarını almadan yorum yapmanın zor olduğunu belirten Kiğılı, “Ortalık toz duman. Bir taraftan terör olayları, diğer yandan erken seçim var” diyor. Kiğılı’nın değerlendirmesine benzer yorumlar iş dünyasında çok yaygın. Herkes 1 Kasım seçimlerine odaklanmış durumda. Seçimlerde tek parti iktidarı olmaması veya bir koalisyon kurulamaması, bundan sonrasını görememek anlamında daha karmaşık bir hal alıyor.

İşte bu ortamda Türkiye, gelişmekte olan ülkeler üzerinde FED’in faiz artırma kararıyla artması beklenen baskıyla mücadele yollarını aramakta gecikiyor. Gelişmiş ülkelerin üretimi ana karalarına çekme eğilimi ve düşen büyüme hızları özellikle sıcak para ile beslenen ekonomiler için daha büyük tehditleri kapıya getiriyor.

Türkiye’nin zor günlerden geçtiğini söyleyen Kale Grubu Başkanı ve CEO’su Zeynep Bodur Okyay, “Ülkemizin durumu itibariyle uzun vadeli plan yapma lüksünü kaybetme riskiyle karşı karşıyayız. Türkiye’nin yeni yatırım hikayesi oluşturması her zamankinden daha elzem bir hale geldi” derken, 1 Kasım seçimlerinin ardından Türkiye’nin tekrar eski büyüme oranlarına kavuşabileceğini ve yapısal reformlar neticesinde yeni bir yatırım hamlesiyle kazanımlar elde edilebileceğini vurguluyor.

“İHRACAT GELİŞTİRİLMELİ”

Türkiye’nin iç gündeminin yanı sıra komşu ülkelerde yaşanan sıkıntılar nedeniyle iş dünyasını zorlu bir dönemin beklediğine dikkat çeken İSO Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Adnan Dalgakıran ise bu ortamda, katma değerli ve rakiplerine üstünlük sağlayacak üretim yapan şirketlerin daha avantajlı olabileceğini söylüyor. Sadece iç piyasaya yönelik çalışan şirketlerde sıkıntıların boyutunun ciddi olacağı uyarısında bulunan Dalgakıran, “Şirketler, ihracat alanlarını geliştirmeli” diyor. Ayrıca ithalatla rekabet edebilecek bir üretim alanı oluşturulması gerektiğini belirten Dalgakıran, “Türkiye’ye yeni bir ekonomik model getiremediğimiz sürece gelişmekte olan bir ülke olarak kalmaya devam edeceğiz” diyor.

2015 yılının ilk Yüksek İstişare Konseyi (YİK) toplantısında konuşan TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Cansen Başaran-Symes de, “Bugün aralarında Türkiye’nin bulunduğu gelişen ülkelerde ekonomik göstergeler kötüye gidiyor. Ekonomik sorunların her koşulda siyaseti de etkilemesi yadsınamaz. Gelişen ülkelerde tablo bozuldu. Bu yüzden de uluslararası yatırımlar daha seçici hale gelmiştir.

Verimlilik ve eğitim gibi alanlardaki eksiklik, enflasyon gibi sorunlara çözüm bulmak yerine yeniden seçime gitme tercih edildi. Mali disiplin bugüne kadar hep başarıyla götürüldü. Bunu takdirle karşılıyoruz. Bunun bozulmadan aynı şekilde devam ettirilmesi için ciddi bir kararlılık gerekiyor” diyor. TÜSİAD Başkanı, FED kararlarının Türkiye’yi derinden etkileyeceğine de vurgu yapıyor.

TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan da siyaset ve ekonominin iç içe olduğuna dikkat çekerek, “Türkiye 10-15 yılda azımsanmayacak bir dönüşüm yaşadı. Bu toplumun tüm bileşenleri için iyi bir kazanım oldu. Ancak, şu anda bu kazanımlarımız tehdit altında” diyor.

Özilhan şunlara dikkat çekiyor:
“TL’nin değer kaybetmesi ithalatı daha pahalı hale getiriyor. Değer kaybeden TL’ye rağmen cari açık sorunu azalmıyor. TL’nin değer kaybının reel kesimde büyük sıkıntı yaratacağı ortada. Dünyada stabil bir sanayisi olmadan büyüyebilmiş bir ülke örneği yoktur. Büyümenin lokomotifi olan sektörlerin başında inşaat gelse de sanayide iyileşme olmadan sürdürülebilirlik yakalanamaz. Üretimi ve üretkenliği nasıl teşvik edeceğimiz konusunda yeni bir sistem üzerine düşünmemiz gerekiyor. Ne sanayi yatırımlarını geliştirmek ne de üretimi artırmakta reformlar yeterli olmadı. Bize düşük faiz oranlarından ve parasal teşviklerden daha fazlası gerekiyor.”

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ise yaptığı bir açıklamada, “Bu sene Türkiye’nin ekonomisine ilişkin görünüm önemli ölçüde siyasi belirsizlik nedeniyle gölgelenmiş durumda. Ama ben yine de uzun vadeye odaklanılırsa yatırımcıların yönünü bulmakta zorlanmayacağı kanaatindeyim” diyerek uzun vadeli düşünülmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch de 18 Eylül’de yaptığı değerlendirmede siyasi risk vurgusuna şu sözlerle dikkat çekiyor: “Türkiye’de siyasi ortam kötüleşti. AKP’nin Meclis’teki çoğunluğunu kaybetmesinin ardından yürütülen koalisyon görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanması ile ilan edilen kasım seçimleri ciddi bir belirsizlik yaratıyor. Anketler kasımda yapılacak seçimlerden bir önceki seçime göre çok farklı bir sonuç çıkmayacağını işaret ediyor.”

“YATIRIM KARARI ALINAMIYOR”

Siyasi belirsizlik ve artan terör olayları nedeniyle yatırımlarda sorun yaşandığını belirten TÜGİAD Başkanı Rahmi Çuhacı, “Türkiye’de yatırım sorunu asıl 2014 yılında başladı. Yatırım teşvik verileri incelendiğinde, 2014 yılında tüm illerde düzenlenen belge sayısının önemli ölçüde düşüş gösterdiği görülecektir. 2015 yılının ilk altı ayına ilişkin yaptığımız “Ticari Risk Çalışması”nda beş büyük ilin tamamında (Ankara, İstanbul, Bursa, İzmir ve Kocaeli) ticaret riskinin arttığını görüyoruz. Ticaret riskinin arttığı bir ortamda yatırımcının yatırım kararı almasını beklemek mümkün değil” diyor.

2014 yılının ilk altı ayında sanayi üretim artışı yüzde 4,4’tü. Bu yılın ilk altı ayında ise yüzde 2,6’ya gerilemiş durumda. Kapasite kullanım oranlarında da bir gerileme söz konusu. Geçen yıla kıyasla daha fazla sayıda göstergenin olumsuza döndüğünü ifade eden Çuhacı, “Ancak, bütçe disiplininden fazla taviz vermeden bir genişleyici maliye politikasının da bu dönemde uygulanabileceği opsiyonunu göz ardı etmememiz gerekir” diyor. Çuhacı da, şirketlerin kur riskini ortadan kaldıracak enstrümanları kullanmaları konusunda uyarıda bulunuyor. Ayrıca, risk yönetiminin de “olmazsa olmaz” hale geldiğini belirtiyor.

Çuhacı, “En önemli riskler kur, maliyet ve resesyon ile gelecek belirsizliği olarak karşımıza çıkıyor. Şu anda finansmana erişimdeki sıkıntı, yalnızca faiz oranlarının yüksek olmasından kaynaklanıyor, ancak beklenenin ötesinde bir ekonomik daralma durumunda kredi pazarında çok daha fazla sıkıntı yaşayabiliriz. İkinci çeyrek büyüme rakamlarından iç tüketimin Türkiye açısından ne kadar hayati olduğunu gördük. Kurdaki yükselişi, yerli üretim karşısında ithal ürünlerin pahalı hale gelmesi olarak ele aldığımızda, yerli üretici bu durumu lehine çevirerek rekabetçi bir avantaj kazanabilecektir” değerlendirmesinde bulunuyor.

Milliyet gazetesi yazarı Güngör Uras da içerideki ve dışarıdaki yatırımcının önünü görmeden riske girmeyeceğini ifade ederek, “Bu nedenle uzun süre ciddi yatırımlar gerçekleşemeyecek. Fakat her şeye rağmen hayat devam edeceğine göre, ekonomi en alt çizgide faaliyetine devam edecektir. Güven bunalımı ülkeye yabancı kaynak girişini engelleyeceğinden döviz fiyatının artması kaçınılmazdır. Bunun sonucu varlık fiyatları ve özellikle dövize bağlı varlıklar değer kazanırken Türk parasına bağlı varlıklar değer kaybedecektir” diyor.

İFLASLARIN YÜZDE 10 ARTMASI BEKLENİYOR

Geçen yıl Türkiye’de iflas eden ve iflas erteleme alan şirket sayısı 15 bin 822’ydi. Ticari alacak sigortası şirketi Euler Hermes’in Türkiye CEO’su Özlem Özüner’e göre, 2015’te bu rakam yüzde 10 artacak. Şirketlerin geçtiğimiz dönemlerdeki borçlanmalarında düşük faiz oranlarının avantajı ile döviz cinsinden borçlandıklarını hatırlatan Özüner, “Kurdaki düşük seviye dış kaynak yoluyla yatırıma giden firmalar açısından büyük bir kolaylık sağladı. Düşük maliyetlerle şirketlerin işletme sermayesi güçlendirildi, tesis yatırımları yapıldı. Bugün ise kurdaki artış, yatırımlarını dış kaynakla finanse etmeye çalışanlar için ciddi bir maliyet. Bu riski almak istemeyenler özkaynaklarını kullanmak durumdalar. Özellikle operasyonları TL, borçları döviz cinsinden olan şirketler artan maliyetler ve düşen kârlılıkla karşı karşıya kalıyor. FED’in faiz artırımına dair endişeler ve seçim öncesi siyasi belirsizlik ile beraber kurdaki oynaklık devam ederken şirketlerin önündeki bilinmeyenler artmış vaziyette. Kur ve faiz yükselince borçlanma maliyeti de artıyor. Firmaların yatırıma gitmesi bu ortamda çok zor” diyor.

Alacak riskinde artış gördüklerini kaydeden Özüner şu öneride bulunuyor: “Hem şirketlerin alacakları geç ödeniyor ve piyasadaki vadeler uzamaya devam ediyor, hem de bankaların ve faktoring sektörünün geri ödenmeyen kredi rasyoları yükselmiş durumda. Şirketler döviz kurunda ileride oluşabilecek oynaklık için türev ürünler ile korunabilmeli. Finansman için alternatif kaynaklara yönlenebilirler. Özel sektör tahvilleri, alacak portföyüne dayalı varlığa dayalı menkul kıymet ihraçları veya ikincil halka arzlar düşünülebilir.”

Kurlardaki yükselişin dolar üzerinden borçlanmış ancak, gelirleri TL olan şirketleri olumsuz etkilediğine değinen Alan Menkul Değerler Araştırma Uzmanı Burçak Gezgin de şunları söylüyor: “Bu şirketlerin başında özellikle ithalatçı firmalar gelirken, operasyonel faaliyetlerinde hammadde alımlarını ya da hizmet alımlarını dolar cinsinden yapan firmalar da kurdaki artıştan olumsuz etkilendi. İthalatçı firmaların döviz cinsinden aldıkları ürünler, özellikle kurdaki artış nedeniyle bu firmalar üzerinde baskı yapıyor. Tüketimi iç pazarda yapılan mallarda TL’deki zayıflıklar ödeme zamanında firmanın beklenenden çok daha yüksek bir yükümlülük altına girmesine neden oluyor. Aynı şekilde, kurdaki değer artışı hammadde alımını dolar üzerinden yapan inşaat, ulaşım, otomotiv gibi sektörlerdeki şirketlerle perakende teknoloji şirketlerinin de gelirlerinde ve bilançolarında etki gösteriyor. Kârlarının düşmesine net borç oranlarının da artmasına neden oluyor.”

ALB Forex Araştırma Uzmanı Enver Erkan da kur etkisini en çok imalata dayalı olan reel sektör şirketlerinin hissedeceğini vurgulayarak, “İthalat maliyetlerinin döviz olmasından dolayı kurlardaki yükseliş ithalatları daha maliyetli bir hale getirecek. Normalde kurlardaki yükselişten olumlu etkilenmesi beklenen ihracatçılar ise hammadde ve ara malı ithalatı yapmak durumunda olduklarından dolayı kurdaki yükselişten avantaj elde edemeyecek. Ara malı ve hammadde ithalatının toplam ithalatın içindeki payı bu denli büyük olduğu sürece, kurdaki yükselişlerin ithalatçı açısından da ihracatçı açısından da maliyeti olacaktır” diyor.

BANKA BİLANÇOLARI DA ETKİLENİYOR

Öte yandan şirket cephesinde yaşanacak gelişmelerin bankacılık sektörünü de etkilememesi kaçınılmaz. “Ekonomik göstergelerin sene başındaki beklentilere göre ciddi şekilde bozulmuş olması, banka bilançolarının menfi bir şekilde etkilenme ihtimalini artırmış bulunuyor” diyen Turkish Bank Yönetim Kurulu Danışmanı Tuğrul Belli, bugün için bankalar açısından öne çıkan dört sıkıntı noktası gördüğünü söylüyor:

“1- Kredi tahsilatlarında kötüleşme, 2- Faizlerdeki artış ve kredilerdeki yavaşlamanın kârlılık üzerinde etkisi, 3- Kaynak temininde olası zorluklar, 4- Sermaye yeterlilik oranlarında gerileme.”

Yavaş giden büyüme ve kurlarda meydana gelen hızlı artışların ister istemez kredi tahsilatlarını zayıflatacağını ifade eden Belli, “Her ne kadar ilk bakışta kredi tahsilatlarında oransal olarak bir kötüleşme göze çarpmasa da (sektörün takipteki alacaklar / toplam krediler rasyosu bir senedir yüzde 2,9) bazı öncü göstergeler iyi sinyal vermiyor. Sene başında yüzde 3,5 olan bireysel kredilerin takipteki alacaklar rasyosu temmuz sonunda yüzde 4’e yükselmiş durumda. Karşılıksız çek tutarlarında ise bu senenin ilk sekiz ayında geçen senenin aynı dönemine göre yüzde 49 artış söz konusu” diyor.

Belli şöyle devam ediyor:
“Artan faiz ortamında özel bankalar kredi musluklarını kısıp faiz marjını yüksek tutmaya çalışırken, kamu bankaları ise faiz marjlarını daraltıp kredilerini artırma eğilimi içinde. Ancak her iki durumda da sektörün kârlılığı olumsuz yönde etkileniyor. Bir de son yıllarda yüksek miktarda yurtdışından borçlanan bankalarımızın azalan sermaye akımları ile birlikte bu borçları çevirme ve yerine kaynak bulma konusunda bazı zorluklar yaşama ihtimali söz konusu. Neticede, bugünkü konjonktürde ve bu bilanço yapısıyla bankacılığın risklerini artırmadan ekonomiyi ivmelendirecek bir kredi genişlemesine gitmesi mümkün gözükmüyor.”

İkinci çeyrekte yaşanan yüzde 3,8’lik büyüme performansının devam etmesinin zor gözüktüğünü vurgulayan Belli, “Dış kaynak girişlerinin son derece zayıfladığı böyle bir dönemde krediler kanalıyla iç tüketimi daha fazla ivmelendirmek ise son derece riskli bir strateji olacaktır. Öte yandan, TL’nin değerindeki zayıflama ve petrol başta olmak üzere emtia fiyatlarında meydana gelen azalma, dış ticaret kanalından büyümeye bir katkı sağlayabilir. Sonuçta 2015 yılını yüzde üç civarında bir büyüme ile kapatabiliriz” diyor.

Tuğrul Belli yurtdışındaki gelişmelerin Türkiye’ye etkisiyle ilgili olarak ise şunları söylüyor:

“FED’in etkisini zaten kaç zamandır görüyoruz. Örneğin, son beş yılda yıllık ortalaması 24 milyar dolar net giriş olan yabancıların Türkiye’ye portföy yatırımları bu senenin ilk yedi ayının toplamında 3,5 milyar dolar net çıkış olarak gerçekleşmiş durumda. Nitekim, kurdaki yüksek oranlı artış da bu çıkışların bir neticesi. Bu bağlamda, FED’in faiz artırımını geciktirmek yerine bir an önce aksiyon alıp belirsizlikleri ortadan kaldırması daha iyi olacak. Artışın geciktirilmesi bizim Merkez Bankası’nın da tepki vermesini geciktiriyor ve bu durum da kur üzerinde ek bir baskı yaratıyor.”

“TEMKİNLİ İYİMSERİZ”

Sanayiciler kaygılıyken ekonominin lokomotif sektörlerinden gayrimenkul daha iyimser bir tablo görüntüsü veriyor. Dumankaya İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Uğur Dumankaya yeni kampanya başlattıklarını belirterek, “Bugünkü şartlarda temkinli-iyimseriz” diyor. Ekonominin belli başlı göstergeleri alarm verse de konut satışlarının devam ettiği görülüyor.

Dumankaya, dünyada önemli bir gelişme olmazsa, Türkiye’nin de iç dinamiklerinde şaşırtıcı bir gelişme olmazsa konut sektörüne ilginin süreceğini belirtiyor. Sektörün son iki senedir siyasetin sert gündemine alıştığını vurgulayan Dumankaya, “Siyasi istikrarsızlığa alıştık. İki sene önce bu tür durumlara daha farklı tepki veriliyordu. Dövizdeki artış nedeniyle dolar bazında fiyatlarımız yüzde 25 düştü. Bunun etkisiyle yabancı alımlarında artış var. Öte yandan, peşin alımların da arttığını görüyoruz” diyor. Dumankaya, önümüzdeki dönemde FED’in faiz artırması durumunda yükselmesi beklenen konut kredi faizlerinin etkisiyle, gelişmeleri izlemek gerektiğini kaydediyor.

Görüldüğü gibi Türkiye, kendi iç gündeminin yanı sıra küresel ekonomide yaşananlar nedeniyle “kusursuz bir fırtına”nın içine doğru sürükleniyor gibi. İşte bundan kurtulabilmek ya da daha az hasar alabilmek için yeni bir büyüme hikayesi oluşturmak elzem görünüyor.

NEREYE GİDİYORUZ?

İYİ SENARYO

1 Kasım seçimleri sonrasında piyasaların güven duyacağı tek parti veya bir koalisyon hükümeti kurulur. Tüketici güvenini artıracak bu olumlu gelişmeyle dolar kuru ve faiz geriler, borsalara alım gelir. Bu ortamda aralık ayında FED faiz artırsa bile yaşanabilecek sancılar daha hafif atlatılabilir. FED faiz artırmazsa, siyasette de herhangi bir olumsuz tablo olmazsa Türkiye, bu yıl petrol fiyatlarının düşüşü gibi yararlanamadığı fırsatları yeniden yakalayabilir.

KÖTÜ SENARYO

1 Kasım’da seçim yapılır ancak, sandıktan hükümet kuracak çoğunluğu hiçbir parti elde edemez. Yine koalisyon kurulamaz ve üçüncü seçim için yol görünür. Tekrar siyasi belirsizliğin hakim olacağı bir ortamda FED’in de aralıkta faiz artırması tansiyonu artırır. Bu tabloda analistler dolar tahmini yapmakta zorlanıyor. 3,40 TL’ler telaffuz ediliyor. Öte yandan, hükümet kurulamaması senaryosunda aralıkta FED faiz artırmasa bile, belirsizlik ortamı yatırımların ertelenmesine, doların volatil hareketine devam etmesine neden olur.

TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDEKİ FIRSAT VE RİSKLER

FIRSATLAR…

82 milyonluk nüfusu ve 500 milyar dolarlık ekonomisiyle uzun süredir ambargo altında kalmış olan İran pazarının açılması, ihracatçılar için pozitif fırsat yaratıyor. Türkiye ile İran arasındaki dış ticaret hacminin 30 milyar dolara çıkması hedefleniyor.

Ekonominin belli başlı bazı göstergeleri olumsuz bir tablo ortaya koysa da olumlu gelişmeler de var. Örneğin, kamu borcunun GSMH’ye oranı yüzde 40’ın altında. Ayrıca, bütçe açığı da yüzde 2’den düşük. Cari açık/GSMH oranı da yüzde 5,5 seviyesinde.

Çin ekonomisindeki yavaşlama emtia üreticisi ülkeleri (Avustralya, Rusya, Brezilya, Kanada vb.) etkiliyor. Çin ile ticaret bağımlılığı yüksek ülkeler de bundan payını alıyor. Türkiye, bu iki kategoriye de girmiyor. Düşen emtia fiyatları Türkiye lehine, ayrıca Çin’e ihracat az. Ancak, bu durumdan siyasi belirsizlik nedeniyle faydalanılamıyor.

Başta Avrupa Birliği “çıpa”sı olmak üzere, kadınların işgücüne katılımını artıracak, yeni yatırımları ve katma değeri yüksek üretimi teşvik edecek, enerjide dışa bağımlılığı azaltacak birtakım yapısal reformların hayata geçirilmesi Türkiye’yi gelişmekte olan ülkelerden pozitif ayrıştırır.

Türkiye’nin ihracat kompozisyonunu değiştirici ve ithal girdi bağımlılığını azaltıcı yapısal düzenlemeler yapılması küresel ekonomideki yavaşlamadan olumsuz etkilenen ve pazar sıkıntısı çeken ihracatçılara yeni kapıları aralar.

RİSKLER…

Düşen emtia fiyatları, enerjide yurtdışına bağımlı Türkiye’nin maliyetlerini azaltabilirdi. Petroldeki her 10 dolarlık düşüşün cari açığa 4 milyar dolara varan miktarda olumlu etki yapacağı hesaplanıyordu. Cari açıktaki iyileşme beklentiyi karşılamadı.

Kurlardaki artış dizginlenemezse, enflasyon hedeflerini tutturmak zorlaşacak. Yapılan hesaplamalar, Türk Lirası’nda yüzde 1’lik değer kaybının enflasyonu 15 baz puan yükselttiğini gösteriyor. Ayrıca, dolar cinsinden yapılan ithalat ürünlerinin de fiyatları artıyor.

TL’nin zayıf olması döviz cinsinden gelirleri sınırlı olan şirketlerin döviz borçlarını ödemesini zorlaştırabilir. Bu durum bankacılık sistemine de yansıyabilir.

TİM’in “İhracatçı Eğilim Anketi 2014” verilerine göre, ihracatçı şirketlerin yüzde 43’ünün kur kaynaklı risklerden korunmak için hiçbir araç kullanmıyor. Yüzde 20,7’si ise söz konusu korunma araçları hakkında yeterince bilgiye sahip değil.

Politik belirsizliğin devam etmesi yabancı fonları satışa geçirebilir. Ayrıca, doğrudan yatırımlarda da yabancılar daha seçici davranabilir.

Sonraki Haber