Solun Derdi Ne?..

Siyaset, program, kadro, örgüt ve söylem konusudur.Bunların uyumu, güncelliği ve geçerliği güven...

R. Bülend Kırmacı r.b.kirmaci@gmail.com

Siyaset, program, kadro, örgüt ve söylem konusudur.

Bunların uyumu, güncelliği ve geçerliği güven duygusu yaratır; iktidar yolunu açar.

Türkiye’nin 66 yıllık çok partili tarihinde, merkez sol, 77 deneyimi dışında o yolu açamadı.

Ecevit, devlete değil halka vurgu yaparak ve toprağın işlenmesinden grev hakkına önceliklerini belirleyerek; sağ’ın cepheleşmesine karşın iktidar potansiyeli oluşturdu.

Bu nokta, demokrasinin sıkleti için çok önemlidir: işleyen demokrasilerde, ebedi muhalefet (ya da iktidar) kalınmayacağının bilinmesi, keyfi idareye engel olur.

Türkiye, bu gün, sağ türevlerle ikame edilen beklentiler yaratıyor, sol, yüzde 20’ler bandında ve siyaseten kıtlık rantında kaybettiğini yanlış yerde arıyor…

Haylidirde -düşünce temelinde- Parti(ler) içi yarışmadan yoksun bulunuyor.

Öyle olunca da, Partinin, sendika ve sivil toplum başta “birincil halka” çevresiyle bağları yeterince güçlenemiyor. Sol, önseçimi gündemine almayan sağın en otoriter formlarına benzeşiyor…

Oysa, sol, “özgürlükçü” olmak gerekir. Kaldı ki, gelişmekte olan ülkelerde, sol, hakça ekonomiye vurgu yapabilmek için bile demokratikleşmeye özen göstermek durumundadır.

Bizde de solun, ekonomiyi ve demokrasiyi eşanlı sahiplenmesi gerekiyor. Bu durmaksızın, duraksamaksızın 7 / 24 bir çabadır; yani banka reklamlarındaki gibi: yedi gün yirmi dört saat!

Solun sorun alanı bununla sınırlı değildir.

Ekonomiye toplumsal öncelikler ve insan odaklı yaklaşmak asli bir ödevidir…

77’lerin söyleminden yararlanmak kadar, 2010 yılının iş ve çalışma yaşamını kavrayacak uygulama standartları geliştirilmelidir.

“Evet, emek yüce bir değerdir”. Ancak “üreten emek daha yüce bir değerdir”.

“Eşit işe eşit ücret” hakkaniyetin vazgeçilmezidir. Ve ama bir yandan da, ‘performansa dayalı üretim organizasyonu’ savunulmalıdır.

İş yeri güvenliği ve işçi sağlığı her şeyin üzerinde tutulmalı ve aile yardımları getirilmelidir.

Ülkemizde sağın kendisine mal ettiği öylelikle de solu, adeta kendi alanında hapsettiği, yatırımcı kalkınma anlayışı, sol tarafından bütünsel gelişme olarak daha üst bir kıvama taşınmalıdır.

“Fakirlikte değil, zenginlikte eşitlik!” için, bölgeler arası gelir dağılımı çarpıklıklarını aşmak ve “en üst / en alt” gelir grupları arasındaki onlarca katlık farkı gidermek için; vergi adaletini en önemli söz-verimleri arasına almalıdır.

Kamu yatırımcılığı, bu anlamda da, -örneğin, GAP, Konya Ovası, Tekirdağ Ovası projeleri- özenle değerlenmelidir.

Girişimciliği özel sektör öncülüğünde tanımlamakla beraber, haksız özelleştirme uygulamaları mutlaka sorgulanmalı, -nüfus ve istihdam artışı da göz önüne alınarak- giderek azalan kamu varlıklarının satışı, en az iki plan dönemince durdurulmalıdır.

Madenler ve doğal kaynaklar sahiplenilmeli, sağlık ve eğitim hakkı, ihtiyaç duyanlar için mutlak anlamda parasız erişilebilir hale getirilmelidir.

KDV de vergi iadesi geri getirilmeli, kayıt-dışı ekonomi önlenmeli, ekonomi “hamiline yazılı” olmaktan çıkarılarak kayıt altına alınmalı ve öte yandan da yatırımın önündeki tüm engeller –yerli / yabancı- ayrımı yapılmaksızın, kaldırılmalıdır.

Solun, insan hak ve özgürlükleri alanında da öncelemesi gereken yığınla konu vardır…

Toplantı ve gösteri haklarından örgütlenme hakkının kullanılmasına geçerli düzenlemelerin iyileştirilmesine devam edilmeli, vatandaşa güvenen ve güven veren bir devlet yönetimi anlayışı taahhüt edilmelidir.

Güneydoğu sorununun öncelikle ekonomik olduğu ama ekonomiyle de sınırlı olmadığı ve bu sorunun kaynağında çözülerek başka illerimize deyim yerindeyse “ihraç” edilmemesi ve o arada olası yabancı karışmacılığından esirgenmesi için, kültürel haklar genişletilmelidir.

Kıbrıs konusunda, eşit var olma hakkına sahip iki toplumlu düzeninin kalıcı barış için en temel gerçeklik olması bir yana, farklı tezlere- ütopik de olsa, -her iki kesimin de oluşturulmasına katkı sağlayacağı- “ortak köy kooperatifleri” denemesi salık verilebilir.

Laikliğin, geleneklerimizle çelişmediği tam tersine eşit haklara sahip “vatandaşlar demokrasimizi” ayakta tutan temel kurumlardan biri olduğu gerçeği ve kamu alanında “hizmet alan hizmet veren” ayrımının en az kusurlu çözüm yaklaşımı olduğu, düşünülebilir.

O arada din dersinin içeriği bakımından “ibadet ritüellerine” değil din bilgisi ve sosyolojisi ile dinler tarihi boyutuyla daha da zenginleştirilmelisi, okullarda felsefe ve psikoloji derslerinin yeniden önemsenmesi önerilebilir.

Merkezi yönetimlerle yerel yönetimlerin yetki paylaşımı uygulamada idarenin bütünlüğünü bozmayacak şekilde düzenlenmeli, yerele yetki verilirken, yereldeki vatandaşların katılımını daha da kolaylaştıracak kimi kurumsal düzenlemeler in uygulanabilirliği tartışılabilir.

Örneğin, halkla birlikte ve demokratik anlayışla, Halkevlerinin yerine Toplum Merkezleri, Köy Enstitülerinin yerine, Tarım Akademileri kurulabilir. (Bunların temel prensiplerini geçmişte CHP raporlarına katkı yaptığım sırada ayrıntılarıyla temellendirmeye çalışmıştım)

Evet, program kadar kadro ve örgüt sorunudur!

Son olarak solun, kadro ve örgütlenme sorunu üzerinde bir tümceyle durmak gerekirse, demokrasi eğitimini parti içinde ikmal edebilen, seçkinci değil gerçekten halkçı olan üyelerin başarıma dayalı örgütlerde temsil görevi üstlenmesi ve her yerde her zaman kendisini topluma adayan bir yapının inşaası gerekmektedir…

">

Siyaset, program, kadro, örgüt ve söylem konusudur.

Bunların uyumu, güncelliği ve geçerliği güven duygusu yaratır; iktidar yolunu açar.

Türkiye’nin 66 yıllık çok partili tarihinde, merkez sol, 77 deneyimi dışında o yolu açamadı.

Ecevit, devlete değil halka vurgu yaparak ve toprağın işlenmesinden grev hakkına önceliklerini belirleyerek; sağ’ın cepheleşmesine karşın iktidar potansiyeli oluşturdu.

Bu nokta, demokrasinin sıkleti için çok önemlidir: işleyen demokrasilerde, ebedi muhalefet (ya da iktidar) kalınmayacağının bilinmesi, keyfi idareye engel olur.

Türkiye, bu gün, sağ türevlerle ikame edilen beklentiler yaratıyor, sol, yüzde 20’ler bandında ve siyaseten kıtlık rantında kaybettiğini yanlış yerde arıyor…

Haylidirde -düşünce temelinde- Parti(ler) içi yarışmadan yoksun bulunuyor.

Öyle olunca da, Partinin, sendika ve sivil toplum başta “birincil halka” çevresiyle bağları yeterince güçlenemiyor. Sol, önseçimi gündemine almayan sağın en otoriter formlarına benzeşiyor…

Oysa, sol, “özgürlükçü” olmak gerekir. Kaldı ki, gelişmekte olan ülkelerde, sol, hakça ekonomiye vurgu yapabilmek için bile demokratikleşmeye özen göstermek durumundadır.

Bizde de solun, ekonomiyi ve demokrasiyi eşanlı sahiplenmesi gerekiyor. Bu durmaksızın, duraksamaksızın 7 / 24 bir çabadır; yani banka reklamlarındaki gibi: yedi gün yirmi dört saat!

Solun sorun alanı bununla sınırlı değildir.

Ekonomiye toplumsal öncelikler ve insan odaklı yaklaşmak asli bir ödevidir…

77’lerin söyleminden yararlanmak kadar, 2010 yılının iş ve çalışma yaşamını kavrayacak uygulama standartları geliştirilmelidir.

“Evet, emek yüce bir değerdir”. Ancak “üreten emek daha yüce bir değerdir”.

“Eşit işe eşit ücret” hakkaniyetin vazgeçilmezidir. Ve ama bir yandan da, ‘performansa dayalı üretim organizasyonu’ savunulmalıdır.

İş yeri güvenliği ve işçi sağlığı her şeyin üzerinde tutulmalı ve aile yardımları getirilmelidir.

Ülkemizde sağın kendisine mal ettiği öylelikle de solu, adeta kendi alanında hapsettiği, yatırımcı kalkınma anlayışı, sol tarafından bütünsel gelişme olarak daha üst bir kıvama taşınmalıdır.

“Fakirlikte değil, zenginlikte eşitlik!” için, bölgeler arası gelir dağılımı çarpıklıklarını aşmak ve “en üst / en alt” gelir grupları arasındaki onlarca katlık farkı gidermek için; vergi adaletini en önemli söz-verimleri arasına almalıdır.

Kamu yatırımcılığı, bu anlamda da, -örneğin, GAP, Konya Ovası, Tekirdağ Ovası projeleri- özenle değerlenmelidir.

Girişimciliği özel sektör öncülüğünde tanımlamakla beraber, haksız özelleştirme uygulamaları mutlaka sorgulanmalı, -nüfus ve istihdam artışı da göz önüne alınarak- giderek azalan kamu varlıklarının satışı, en az iki plan dönemince durdurulmalıdır.

Madenler ve doğal kaynaklar sahiplenilmeli, sağlık ve eğitim hakkı, ihtiyaç duyanlar için mutlak anlamda parasız erişilebilir hale getirilmelidir.

KDV de vergi iadesi geri getirilmeli, kayıt-dışı ekonomi önlenmeli, ekonomi “hamiline yazılı” olmaktan çıkarılarak kayıt altına alınmalı ve öte yandan da yatırımın önündeki tüm engeller –yerli / yabancı- ayrımı yapılmaksızın, kaldırılmalıdır.

Solun, insan hak ve özgürlükleri alanında da öncelemesi gereken yığınla konu vardır…

Toplantı ve gösteri haklarından örgütlenme hakkının kullanılmasına geçerli düzenlemelerin iyileştirilmesine devam edilmeli, vatandaşa güvenen ve güven veren bir devlet yönetimi anlayışı taahhüt edilmelidir.

Güneydoğu sorununun öncelikle ekonomik olduğu ama ekonomiyle de sınırlı olmadığı ve bu sorunun kaynağında çözülerek başka illerimize deyim yerindeyse “ihraç” edilmemesi ve o arada olası yabancı karışmacılığından esirgenmesi için, kültürel haklar genişletilmelidir.

Kıbrıs konusunda, eşit var olma hakkına sahip iki toplumlu düzeninin kalıcı barış için en temel gerçeklik olması bir yana, farklı tezlere- ütopik de olsa, -her iki kesimin de oluşturulmasına katkı sağlayacağı- “ortak köy kooperatifleri” denemesi salık verilebilir.

Laikliğin, geleneklerimizle çelişmediği tam tersine eşit haklara sahip “vatandaşlar demokrasimizi” ayakta tutan temel kurumlardan biri olduğu gerçeği ve kamu alanında “hizmet alan hizmet veren” ayrımının en az kusurlu çözüm yaklaşımı olduğu, düşünülebilir.

O arada din dersinin içeriği bakımından “ibadet ritüellerine” değil din bilgisi ve sosyolojisi ile dinler tarihi boyutuyla daha da zenginleştirilmelisi, okullarda felsefe ve psikoloji derslerinin yeniden önemsenmesi önerilebilir.

Merkezi yönetimlerle yerel yönetimlerin yetki paylaşımı uygulamada idarenin bütünlüğünü bozmayacak şekilde düzenlenmeli, yerele yetki verilirken, yereldeki vatandaşların katılımını daha da kolaylaştıracak kimi kurumsal düzenlemeler in uygulanabilirliği tartışılabilir.

Örneğin, halkla birlikte ve demokratik anlayışla, Halkevlerinin yerine Toplum Merkezleri, Köy Enstitülerinin yerine, Tarım Akademileri kurulabilir. (Bunların temel prensiplerini geçmişte CHP raporlarına katkı yaptığım sırada ayrıntılarıyla temellendirmeye çalışmıştım)

Evet, program kadar kadro ve örgüt sorunudur!

Son olarak solun, kadro ve örgütlenme sorunu üzerinde bir tümceyle durmak gerekirse, demokrasi eğitimini parti içinde ikmal edebilen, seçkinci değil gerçekten halkçı olan üyelerin başarıma dayalı örgütlerde temsil görevi üstlenmesi ve her yerde her zaman kendisini topluma adayan bir yapının inşaası gerekmektedir…

Tüm yazılarını göster