Siyaset ve devlet krizi

Her gün genç evlatlarımızı kaybetmeye devam ediyoruz. Ne acı ki, dünkü gazetelerin çoğunda “5 şehit verdik” haberi, alt sıralarda ve küçük bir başlıkla yer alabildi.

      Kaybettiğimiz genç insanlarımızın bazılarının daha ayrıntılı hayat hikayeleri medyada yer alıyor ve yürek acısını artırıyor. Her insanın özel bir hikayesi vardır; genç yaşta son bulan bir yaşam her zaman daha sarsıcıdır.

     Hepsine Allah’tan rahmet diliyorum.

     Türkiye iyiye gitmiyor.

     Geçtiğimiz hafta yedi güne sığan gelişmeler, Türkiye’nin nasıl şiddetli bir kriz içinde çırpındığını ürkütücü bir şekilde bir kez daha gözler önüne serdi. Bu bir siyaset krizi.

     Siyasetin önemli bir işlevi devlet yönetimi olduğuna göre, buna devlet krizi de diyebiliriz. Krizin kaynağında, mevcut iktidarın ülkeyi kötü yönetmesi ve muhalefetin bir türlü iktidar seçeneği olamayışı yatıyor.

     Avrupa Parlamentosu (AP) ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın hafta içinde ard arda yayınladığı raporlardaki eleştiriler; yargı bağımsızlığı, düşünce özgürlüğü ve Kürt sorunu noktalarında toplanıyordu. Eşi pek görülmeyen sertlikteki eleştiriler, Türkiye’nin sadece demokrasi ve hukuk devletinden değil, artık Batı’dan da uzaklaştığını ortaya koyuyor.

     AKP iktidarı bu eleştirilere cevap dahi vermedi, veremedi. 1915 Ermeni olaylarıyla ilgili bazı ifadeleri gerekçe göstererek, AP Raporunu iade edeceklerini, tamamen yok sayacaklarını açıkladılar.

     Tabii yok saymak, gerçekleri değiştirmiyor ve ortadan kaldırmıyor. Ancak iktidarının tavrı açıkça gösteriyor ki, Türkiye’nin Batıdan uzaklaşması ve AB üyelik ihtimalinin sıfırlanmış olması, AKP’nin kaygı duyduğu, üzerinde fazla durduğu bir konu değil.

     Aynı günlerde İstanbul’da, İslam İşbirliği Teşkilatının zirve toplantısı yapıldı. Toplantının teması olarak “adalet” ve “barış” kavramları seçilmişti.

    Bütün dünyada adalete ve barışa bugün en çok ihtiyaç duyan ülkeler, şimdi Türkiye dahil, İslam ülkeleri. O açıdan bu temalar doğru bir seçimdi.

     Ama ona rağmen zirvede, İslam ülkelerinin şiddetle ihtiyaç duyduğu adalet ve barışın sağlanmasına dönük kayda değer hiç bir adım atılmadı, atılamadı.

     Hukuk devletinin güçlendirilmesine veya akan kanın son bulmasına dönük hiç bir somut ilerleme sağlanmadı. Adalet ve barış, kağıt üstünde hoş sözler olarak kaldı.

     AKP yandaşı medyada pek çok köşe yazarı, İslam zirvesi vesilesiyle Türkiye’nin yerinin, Batı değil “İslam birliği” içinde olması gerektiğini vurguladı. Mesela AKP’nin lider kadroları üzerinde hayli etkili olduğu bilinen bir köşe yazarına göre, “İslam dünyasının nimetlerini sahiplerine bırakmak istemeyen Batı dünyası, (İslam ülkelerine) engel olmaya çalışıyor… (o nedenle) komşular arası ihtilaflar mutlaka bir yana bırakılmalı ve… (İslam ülkeleri) birleşmelidir.”

     AKP’li akıl hocalarının Türkiye için uygun bulduğu İslam ülkeleri birliği içinde, hemen hepsi otoriter dikta rejimleri tarafından yönetiliyor. Hukuk güvenliği yok. İnsan hakları kavramı henüz yerleşmemiş. Bilim ve teknolojide nal topluyorlar.

     Ortalama eğitim düzeyi açısından ve kadın erkek eşitsizliğinde, kendilerinden daha fakir ülkelerin bile gerisindeler. Gelişmeyi sağlayacak kapsayıcı kurumları yok denecek kadar az.

     Burada “kapsayıcı kurum” kavramını, Daron Acemoğlu ve James Robinson’un “Ülkeler niçin başarısız oluyor?” adlı önemli çalışmasında geliştirdiği anlamda kullanıyorum.

     Bütün bunlar gösteriyor ki, İslam ülkelerinin çok daha hayati ve öncelikli sorunları var. Ama AKP’nin akıl hocalarına göre, olsun, ne gam! Bu sorunların çözüm yoluna girmesi için, önce İslam birliği kurulmalıdır!

     Batı’yı elbette eleştirelim. Eleştirilmesi gereken pek çok şey var. Ama İslam ülkelerinin başarısızlığının ve modernleşmede geri kalmasının nedenini, kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan problemleri arka plana iterek ve Batı’yı suçlayarak açıklamaya çalışmak kolaycı, yetersiz ve yüzeysel bir yaklaşım.

     AKP’nin akıl hocaları aynı zamanda kendi tarihimize de yabancı bir tutum içinde. Türkler iç sorunlarına çözüm yolunu tarih boyunca, içe kapanarak değil dışa açılarak, Batı’ya açılarak ve reform yaparak buldu.

      AKP’nin akıl hocalarının sandığının tersine, bu sadece 90 yıllık Cumhuriyet döneminin değil, Türklerin bin yıllık yürüyüşünün istikametidir.     

     İslam birliği kavramı da sorunludur. Ortak bir kültür mirasına sahip olmak, elbette işbirliğini kolaylaştıran bir unsurdur.

     Ama onun ötesinde bir İslam birliği düşüncesi, sadece ideolojik temellere dayanan boş bir hayalden başka bir şey değildir. İslam’ın 1400 yıllık tarihi, böyle bir birliğin siyasal nedenlerle hiç bir zaman mümkün olmadığını göstermek için yeterlidir.

     Perişan muhalefet

     Parti tüzüğünde öngörülenin kat kat üstünde delegenin imzasıyla, MHP’de kongre çağrısı yapıldı. Ama parti yönetimi kongreyi toplamıyor. İmza verenlerin disipline verilmesi ve ihracı gibi, yakışıksız yollara başvuruyor.

      Mahkeme kongre toplanması yönünde karar verince, Genel Başkan Devlet Bahçeli’nin açıklamalarını hayretler içinde izledik. Hemen hepsini bizzat kendisinin değişik görevlere getirdiği partili arkadaşları hakkında Bahçeli’nin değerlendirmesi şöyle:

     “ Ankara-Washington-Pensilvanya üçgeninde MHP’ye komplo kurdular. Bunlar ikiyüzlü ve Türkiye’nin karşısındaki husumet kutbu. Dini paraya dönüştüren, ABD’nin kuklası, İslamiyet’in yüz karaları. İhanet şebekeleri. MHP’ye entrika ve operasyon yapıyorlar, vs…”

     Bahçeli’nin bu mesnetsiz ve aşırı sözleri, sağduyusunu yitirdiğini gösteriyor. Kontrolünü kaybettiğini gösteriyor.

     Bundan sonra MHP’de neler yaşanacak, belli değil. Göreceğiz. Ama kesin olan bir şey varsa, o da Devlet Bahçeli liderliğinde MHP’nin başarılı olma şansının artık kalmadığı.

     Farklı gelişmeler, CHP’nin de asla bir iktidar seçeneği olamayacağını bir kez daha gözler önüne serdi. AKP’nin 2016 sonbaharında, bir erken seçim veya anayasa referandumu tasarladığını ilk olarak aylarca önce biz yazmış ve bunun bir ön koşuluna işaret etmiştik: Anketlerin uygun sonuçlar göstermesi.

     AKP, başkanlık sistemi için yeterli seçmen desteğini bir türlü sağlayamadı. O nedenle şimdilik referandum yolunu deneyerek risk almak istemiyorlar.

     Ama başkanlık sisteminden vazgeçmiş değiller. Çünkü AKP iktidarı, kendilerinin de açıkça ifade ettiği gibi, şu anda iki başlı.

     Muhalefet perişan durumda olduğu için, AKP iktidarının en büyük iç siyasi riski bu iki başlılıktan kaynaklanıyor. Başkanlık sistemini o nedenle istiyorlar.

     Şimdi gündeme daha da tehlikeli bir başka denemeyi aldılar. Milletvekili dokunulmazlığını kaldırmak.

     Evet, mevcut şekliyle dokunulmazlığın değiştirilmesi gerekiyor. Ama AKP’nin hedefi o değil.

     AKP’nin hesabı, dokunulmazlıkları kaldırıp HDP’yi eritmek. Güneydoğu’da PKK’nın artan terörüne ve şiddetine rağmen, HDP’nin oyunda büyük düşüş görülmüyor. Anketlere göre %10 civarında seyrediyor.

     AKP’nin hesabına göre HDP’yi dağıtmanın en kestirme yolu, karizmatik lideri Selahattin Demirtaş’ı yargılamak ve hapse atmak. Böylece, hem başkanlık yolunu tıkayan kişi olarak gördükleri Demirtaş’tan intikam alınmış, hem de en az 330 vekillik için yol açılmış olacak.

     Esasen tek bir HDP milletvekilinin dokunulmazlığı kaldırılsa dahi, HDP’nin tüm milletvekilleri büyük ihtimalle meclisten çekilecektir. Çekilmeleri gerekecektir.

     Demirtaş’ın yargılanması, hapse atılması ve HDP’nin dağıtılmasını kapsayan bu korkunç planın en önemli sonucu, milyonlarca Kürt vatandaşımızın demokrasiye inancının çökmesi, en radikallerin elinin güçlenmesi ve dağa çıkan gençlerin sayısının katlanarak artması olacak. Belki de bir terör tsunamisinin patlaması olacak.

     Ülke, geri dönüşü giderek daha zorlaşan bir yıkım sürecine girecek. Bunları tahmin edebilmek için kahin olmak gerekmiyor.

     Ana muhalefet CHP’nin tavrı ise, akıllara durgunluk verecek ölçüde sorumsuz. Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun, siyaset tarihine en karanlık örneklerden biri olarak geçecek sözleri şöyle: “Dokunulmazlık önergesine, AKP’nin gerçek yüzü ortay çıksın diye ‘evet’ diyeceğiz!”

     Kılıçdaroğlu bir de, yürekleri yetiyorsa beni de içeri alsınlar diye sözde meydan okuyor. Belli ki Sayın Kılıçdaroğlu, sorunun ne olduğunu görmüyor, görmek işine gelmiyor.

     Bu sorumsuz hareket tarzının en veciz ifadesi, partinin bir Grup Başkanvekilinden geldi: “Bu ülke faşizmin ayak seslerini duymuyor, belki ana muhalefet lideri hapse girince duyar.”

     Demek CHP’ye göre faşizmle mücadelenin yolu, faşizmin önünü açmaktan geçiyor! Faşizme destek vermekten geçiyor!

     Bir kez daha görüyoruz ki, ülkenin en can alıcı sorunları karşısında dahi politika geliştiremeyen, felç olmuş bir ana muhalefet partisi var. Siyasi acz içinde bir ana muhalefet var.

     Ülkeyi iyi yönetecek bir iktidara ve seçenek oluşturabilecek asgari bir muhalefet partisine sahip olabilmek için, siyasetimizin kendisini derin bir arınma ve kapsamlı bir yenileme sürecinden geçirmesi gerekiyor. Psikolojide “catharsis” denilene benzer bir süreçten geçmesi gerekiyor.

     Evet, bu gerçekten çok zor bir iş. Ama bunu başaramazsak, korkarım ki hep beraber ağır bir bedel ödeyeceğiz.