Kıbrıs patlamaya hazır bomba mı ?

Rauf Denktaş'ın Kıbrıs'ta halen siyaset yapan oğlu Serdar Denktaş'tan önemli açıklamalar..

Kıbrıs patlamaya hazır bomba mı ?
A+ A-

HABER3.COM / EBRU EĞİNLİOĞLU

İşçi örgütlerinin Türkiye'ye yönelik aleyhte propagandasında, AB yolunda KKTC'nin önündeki en büyük engelin Türkiye olduğu iddia ediliyor. Hükümetin hazırladığı ekonomik paketten Türkiye'yi sorumlu tutan protestocular, Türkiye'nin ada üzerindeki hakimiyet çabalarını "siyasi gasp" olarak nitelendiriyor. Eylemlerde kullanılan pankartlarda ise Kıbrıs Barış Harekatı'na gönderme yapılarak, Türkiye'den tatil için adaya gelen Türkiye vatandaşlarına "hırsız" suçlamasında bulunuluyor, işte hakaret dolu o pankartlardan bazıları:

"Göç yasasını getireni de, geçireni de götüreceğiz. Kurtarıldık mı HAS...TİR. Çi-çekçiğim şimdi kime benzedik. Ankara, ne paranı, ne paketini, ne de memurunu istiyoruz. Ayşe'nin parası bitti, tatilde hırsız oldu. Herkesin malına kondu, tatil bitti. Ayşe evine dön, bilet bizden. 'KKTC'nın başkenti Lefkoşa'da 28 Ocak'ta, Sendikal Platform örgütü tarafından düzenlenen mitingde, Türkiye karşıtı sloganlar atılmıştı. Mitingde, Türkiye aleyhine pankartı açan Baraka Kültür Merkezi ve Yasemin Hareketi adlı gruplara tepki gösterilmiş ve pankartlar toplatılmıştı.

Geçtiğimiz haftanın gündem konularından birini, konunun muhataplarından; K.K.T.C Demokrat Parti Genel Başkanı Serdar Denktaş ile konuştuk.

Sayın Denktaş Kıbrıs Türk Amme Memurları Sendikası Başkanı Ahmet Kaptan' ın açıklamalarını okudum geçtiğimiz günlerde diyor ki; Türkiye yıllarca yaptığı yardımları denetlemedi. Kendisine boyun bükenleri destekledi? Neden böyle bir açıklama yapıldı, gerçeklik payı nedir? Neden Kıbrıs' ta Türkiye adına böyle bir algı oluştu?

Türkiye Kıbrıs’a göndermiş olduğu yardımları her zaman denetledi.. Aslında denetleme sözcüğü yanlış herhalde çünkü bu yardımların nerde nasıl kullanılacağına dair kararlar da zaten Türkiye makamları tarafından belirlendi. Kıbrıslı yöneticiler yıllarca Türkiye’nin yapmış olduğu bir yolu, göleti veya benzeri bir alt yapı yatırımını kendilerinin icraatı olarak halkımıza duyurdu.. Bu nedenle Türkiye’nin yaptıkları özellikle ilk zamanlarda pek fazla görülmedi.. Herkes paranın Türkiye tarafından verildiğini bilmekle beraber o kararın kendi hükümetimiz tarafından alındığını zannetti..Bu nedenle vatandaşta bu algı oluştu.

Seçim zamanları bazı partiler yine Türkiye hükümetlerinin kendilerini desteklediği yönünde propaganda yürüttüler. Türkiye’den de aksi bir açıklama gelmedi.. Özellikle 2006 yılında hükümetin bozulması ve bazı milletvekillerinin partilerinden istifa ederek bir günde yeni parti kurup ertesi gün hükümet ortağı olması ve bunun AKP tarafından gerçekleştirilen bir operasyon olduğunun ortaya çıkması ve açıkça konuşulması halkımızda zaten var olan bu algılamayı tam anlamı ile güçlendirdi.


Varoluş mitinginde, protestocuların açtığı çirkin pankartlar Başbakan' ımızı haklı olarak sinirlendirdi ve tepki gösterdi. Bu tepkiyi de Cemil Çiçek yaptığı açıklamada, Besleme sözünü, pankartları açanlara ve açtıranlara söyledi, yoksa Kıbrıs halkına yapılmış bir hakaret değil dedi. Bu açıklama size inandırıcı geldi mi?

Açılan pankartlar kendi halkımız tarafından da aynı derecede üzmüştür. O mitinge katılanların da tepkisini almıştır. Burada o pankartları açanların kimler olduğu ve desteklerinin ne kadar az olduğu herkes tarafından bilinir. İstihbarat Teşkilatı bunu en iyi bilendir. Buna rağmen aradan 4 gün geçtikten sonra yapılan bu açıklama Kıbrıslı Türkler tarafından son derece rencide edici bulunmuştur.  Neticede açıklamayı yapan küçük bir azınlık marjinal grup değil, Türkiye’nin Başbakanıdır ver SN Çiçek’in yapmış olduğu açıklama inandırıcı olmamıştır.

Ergenekon Terör Örgütü sırasında sizin de bu dava da isminiz geçti ve bir takım suçlamalar yöneltildi? Sizinle ilgili bu davada son durum, gelişmeler nelerdir acaba?

Aynen bu soruyu okurken olduğu gibi o zaman da gülümsemiştim.. Beni böyle bir dava ile ilişkilendirebiliyorlarsa o zaman o dava hepten zırvadır diye düşünmüştüm.

Protesto eylemlerinde en önemli sebeplerden biri olarak, Kıbrıs halkının üretimden uzaklaştırılması gösteriliyor. Sizce de Kıbrıs halkına böyle bir politika mı uygulanıyor?

Üretimden koptuk çünkü ürettiklerimizi pazarlama imkanlarımız ortadan kalktı. KKTC beyaz eşya üretiminden teflon tava tencere üretimine, fason konfeksiyon üretiminden süt mamüllerine kadar  birçok dalda üretim yaparak bunları pazarlamaktaydı. Patates ve portakal üretimini saymıyorum. %60'ın üzerinde yerel katkı olan her ürünü de Türkiye’ye de satabilmekteydik.Ancak son 15 yıldır bu kapı da kapanmıştır. Türkiye AB ile Gümrük Birliği Anlaşması nedeniyle Rum kesimi ile ticaret yapabilmektedir ancak ayni imkan bizim için çalışmamaktadır.

Türkiye ile aramızda imzalanmış olan Serbest Ticaret Protokolu askıya alınmış ve uygulanmamıştır. Oysa 2005 yılında, Sn. Kürşat Tüzmen ile imzaladığımız bu protokol hayata geçmiş olsaydı, kesinlikle eminim ki bugün yaşanmakta olan bu tartışmaları yaşamazdık.

TC Gümrük Müdürlüğü Mersin kapısında bu anlamda hiçbir sorun olmadığını söylemektedir. Eğer gerçekten söylediklerine inanıyorsa o zaman Serbest Ticaret Protokolunu hayata geçirsinler. Üç yıl içinde cari bütçe için kaynak aktarmaya gerek kalmayacağını hep birlikte görebiliriz.

Türk Büyükelçisi'nin görevden çekilmesini fazla bir tepki olarak görüyor musunuz? Cumhurbaşkanı Eroğlu' nun Türk Büyükelçisi'nin yerine atanan Akça'yı istemediği doğru mu? Ankara' nın bu şekilde atama yapması Kıbrıs Hükümeti ile bir restleşme olarak mı görülüyor?

Kesinlikle ve çok da yanlış bir karar olarak görüyorum. Büyükelçi Sn. Türkmen görev yaptığı 6 aylık süre içerisinde, Kıbrıslı Türkler içinde yüksek itibar sahibi olmuştu. Temas ettiği her çevrede oluşan ortak kanaat, son derece nazik tavırları ile Türkiye’nin azametini hissettirdiği yönündeydi. Bu hiç arzu edilmeyen kargaşadan her iki tarafıda zarar görmeden çıkartmak için uğraş verirken görevden alınması hepimizi çok üzmüştür.

Üstelik Büyükelçi Türkmen’in görevden çekilerek yerine vekaleten birisinin atanacağının açıklaması hepimizi şok etmişti çünkü diplomaside bu yöntem “diplomatik ilişkilerin dondurulması” olarak kabul görür. Niyet bu olmasa bile ortaya çıkan sonuç bunu göstermekteydi. Sevindiricidir ki, kısa sürede bu hata farkedilmiş ve normal prosedür içerisinde elçi ataması yapılacağı açıklaması yapılmış ve durum düzeltilmiştir.

Türkiye’nin kimi elçi atayacağı hakkında söz söylemek haddimize değildir. Ancak atanacak elçi ile ilgili bir sorunun varlığı ortada ise uyarı yapma görevimizi de yerine getirmemek olmaz. Gerekçesi ne isterse olsun, atanacak elçi ile Kıbrıslı Türkler arasında varolan bir uzlaşmazlık vardır. Böylesi bir ortamda ısrarla ilgili kişi atanırsa-ki öyle anlaşılmaktadır- ne elçi elçiliğini bilecektir, ne de Kıbrıslı Türklerin elçilikle ilişkileri normal düzeyde olacaktır. Bir kısım insanımızın ortaya koyacağı hoş söylemler sadece söylem olarak kalacaktır ve halkın genel hissiyatını aksettirmeyecektir.

Şikayet edilen uygulamalardan biri de, Kıbrıs halkının, sosyal, kültürel ve toplumsal alanlarında değişikliklere gidiliyor olması. Mesela; 172 tane okula karşılık 184  tane camiinin bulunması ve Lefkoşa'nın terminal binasına külliye yapılması gibi konular da eleştirilenler arasında bulunuyor. Sizin bu konudaki görüşünüz nasıldır?

İhtiyaç duyulan yerlere Cami yapılmasına itiraz olmaz. Ancak İmar planı açısından da uygun olmayan ve hemen çevresinde 5 Cami’nin bulunduğu bir bölgeye yapılması girişimi tepki çekmektedir. Üstelik okul, derslik ihtiyacı varken bu daha da tepki çekmektedir. Henüz icraat safhasına gelmediği için çok ses çıkmamaktadır ancak iş ciddiye bindiğinde bu halkımız arasında ciddi bir kırılma tehdidini gündeme getirecektir. Halkımız arasındaki din istismarına daha açık kesimler bu konuda hareketlendirilecektir. Oysa illa ki, bir Cami yapılacaksa bunu imar planına uygun bir yere yapmak veya Cami yerine Alevi vatandaşlarımızın uzun süredir bitirmeye çalıştığı Cem Evi’nin inşa edilmesi hem daha faydalı olacak hem de Din Özgürlüğü açısından çok daha anlamlı bir mesaj vermiş olacaktır. Bu konu Türkiye’de çok daha hassastır. Ancak Kıbrıs’ın kendi özelinde böylesi bir tartışmaya gerek olmadığı da açık bir şekilde ortada durmaktadır.

Kıbrıs'ın uluslararası platformda tanınmamasının nedeni olarak acaba Türk hükümetlerimi sorumlu görülüyor?

KKTC’nin ilanı sonrasında tanınma siyasetinin hata geçirilmesini engelleyen Türkiye Hükümetleri olmuştur. O dönemde Bazı ülkeler bizi tanımaya hazırlanırken bizim “İki toplumlu, iki kesimli federasyon görüşmelerine devam” kararı almak zorunda kalmamız boşa geçirilecek yılları gündeme getirmiştir.

Bu çirkin eylemlerden sonra protestocular için Kıbrıs hükümeti ne gibi bir ceza ya da kınama veya yaptırım uyguladı?

Bizim Anayasamız bu tür eylem, söylem, bildirge ve pankartlara yönelik cezai müeyyide uygulamayı yasaklamaktadır. Benzeri durumlarla biz kendimizle karşı karşıya kalıyoruz. Bu tür olayları yapanlara karşı en büyük cezayı halkımız seçim zamanı geldiğinde vermekte ve tasvip etmediği söylem ve eylem içinde olanları bindelikle hesaplanacak bir seviyede sandığa gömmektedir. Bu anlamda Türkiye’ye göre çok daha özgür bir ülkeyiz. Türkiye yetkililerinden birisi Anayasamızı “Marksist leninist Mümtaz Soysal’ın hazırladığını söylesede bu da yine yanlış bir bilgiden kaynaklanmaktadır. Anayasamız Prof. Aldıkaçtı tarafından hazırlanmıştı ve o dönemde bile bu tür konular Anayasal koruma altına alınmıştı.. Ancak zamanı gelince görülecektir ki halkımızı bu olaya karşı gereken demokratik tepkisini en açık bir şekilde ortaya koyacaktır.

Sayın Denktaş son olarak Kıbrıs gerçekten kendi başına bir varoluş mücadelesi mi vermek istiyor? Yoksa yine Türkiye' nin kanatları ve koruması altında mı kalmak istiyor?

KKTC’de hiç kimse Türkiye’den kopma veya Türkiye’ye sırtını dönme düşüncesi içinde değildir. Tek istenilen, aynen tüm dünyadan istediğimiz gibi, kendi kendimizi yönetme, eşit olma, egemen olduğumuzun kabulü ve burasının ayrı bir Devlet olduğunun Türkiye tarafından da uygulamalarla dünyaya isbat edilmesidir. Bir “alt yönetim” olarak değil iki devlet olarak hareket etmektir. Türkiye bizim Anavatanım'ız olmanın ötesinde aynı zamanda dünyaya açılabildiğimiz penceremizdir de.

Annesinin evinden ayrılarak kendi evini kuran bir evlat düşününüz. Eğer evlat kendi evinin idaresine annesinin karışmamasını, kendisine para vermek yerine imkan tanımasını ve böylelikle kendi başının çaresine bakabileceğini söylerse, Annenin evladına, o evladın da annesine sevgisinde bir azalma olurmu? Aksine o anne evladı ile gurur duymaya başlar, saygısı çoğalır... Tek istediğimiz budur.