Balkanlar’da Sarı Saltığın Sessiz Devrimi: Adalet, Ahlâk ve Bektaşî İrfanı
Balkanlar’da İslâm’ın nasıl kök saldığı sorusu, yalnızca tarihçilerin değil; bugün birlikte yaşama meselesi üzerine düşünen herkesin cevaplaması gereken bir sorudur. Çünkü bu coğrafyada İslâm, çoğu zaman kılıçla değil; ahlâk, adalet ve gönül diliyle karşılık bulmuştur. Bu sessiz ama kalıcı dönüşümün en önemli isimlerinden biri ise Bektaşî Babası Sarı Saltıktır.
Sarı Saltık, Balkanlar’a giden bir fatih değil; Ehl-i Beyt merkezli bir irşat anlayışının temsilcisidir. Onun yürüttüğü yol, zorlamaya değil örnek olmaya dayanır. İnancı dayatmamış, yerel halkı ötekileştirmemiş, mevcut kültürleri yok saymamıştır. Aksine, İslâm’ı insanî bir hakikat olarak sunmuş; adaletle, merhametle ve ahlâkla tanıtmıştır. Bu yüzden Balkanlar’da İslâm, bir “işgal dini” değil; adalet arayışına cevap veren bir yol olarak benimsenmiştir.
XIII. yüzyıl, Anadolu’nun siyasal olarak parçalı olduğu; buna karşılık tasavvufî hareketlerin toplumda birleştirici rol üstlendiği bir dönemdir. Hacı Bektaş-ı Velî Anadolu’da bu birleştirici irfanın merkeziyken, Sarı Saltık aynı anlayışı Rumeli ve Balkanlar’a taşımıştır. Bu durum, tesadüfî bir göç değil; bilinçli bir görev paylaşımıdır. Biri merkezde, diğeri uçta; fakat ikisi de aynı Ehl-i Beyt ahlâkını temsil etmiştir.
Sarı Saltık’ın irşat anlayışının merkezinde Hz. Muhammed, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt çizgisi yer alır. Bu çizgi, şekilci bir din anlayışını değil; ahlâk, adalet ve insan onurunu esas alır. Hz. Ali’nin adaleti, Hz. Hüseyin’in zulme karşı duruşu, Hz. Fâtıma’nın vakar ve iffet ahlâkı, Sarı Saltık’ın temsil ettiği İslâm anlayışının temel referanslarıdır. Bu nedenle onun öğrettiği İslâm, korku üreten değil; güven inşa eden bir anlayıştır.
Balkanlar’da Sarı Saltık’a atfedilen çok sayıda makam ve türbenin bulunması, tarihsel bir karmaşa olarak görülmemelidir. Bu durum, tasavvufî bir hakikatin yansımasıdır. Çünkü Sarı Saltık bir bedenden ibaret değildir; bir yolun adıdır. Gittiği her yerde iz bırakmış, yaşadığı her beldeyi bir irfan merkezine dönüştürmüştür. Bu nedenle onun mezarı tek bir mekâna sığmamış; Balkanlar’ın vicdanına yayılmıştır.
Sarı Saltık’ın kurduğu ve etkilediği tekkeler, yalnızca ibadet edilen yerler değildir. Bu mekânlar aynı zamanda sosyal adalet merkezleri, ahlâk okulları ve toplumun vicdanını ayakta tutan yapılardır. Halk arasındaki anlaşmazlıklar çoğu zaman tekke erkânında çözülmüş; yoksul korunmuş, mazlum sahiplenilmiştir. Bu yönüyle Bektaşî tekkeleri, devletin alternatifi değil; toplumsal denge unsuru olmuştur.
Osmanlı Devleti Balkanlar’a yerleştiğinde, Sarı Saltık ve onun yolundan giden dervişlerin hazırladığı bir toplumsal zeminle karşılaşmıştır. Bu yüzden Osmanlı’nın Balkanlar’daki meşruiyeti yalnızca askerî güce değil; ahlâkî temsile dayanmıştır. Bektaşîlik, bu süreçte saraydan çok halkla iç içe olmuş; din, iktidarın aracı değil, iktidarın ahlâkî sınırı olarak konumlanmıştır.
Bugün Balkanlar’da hâlâ yaşayan Bektaşî toplulukları, bu tarihsel sürekliliğin canlı örneğidir. Farklı etnik kimliklere rağmen Ehl-i Beyt sevgisi, ortak bir vicdan zemini oluşturmuştur. Bu durum, modern kimlik siyasetlerinin parçalayıcı etkisine karşı güçlü bir tarihsel tecrübedir.
Sarı Saltık, bu yönüyle yalnızca geçmişin bir figürü değildir. O, bugünün dünyasında da anlamı olan bir örnektir. Mezhepçiliğin, zorbalığın ve kimlik çatışmalarının arttığı bir çağda Sarı Saltık’ın yolu bize şunu hatırlatır: İslâm, zorla değil; adaletle ve ahlâkla yaşatılır. Kalıcı olan fetihler, topraklarda değil; insanın yüreğinde gerçekleşir.
Belki de bu yüzden Sarı Saltık’ın tek bir kabri yoktur. Çünkü onun gerçek kabri, adaletin savunulduğu her vicdandadır. Hak yolunun yaşandığı her yerde Sarı Saltık yaşamaya devam etmektedir.