Babacan'dan Türkiye ekonomisi hakkında bomba açıklama !

Babacan'dan Türkiye ekonomisi hakkında bomba açıklama !
Güncelleme:

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Süleyman Soylu'nun kabul edilmeyen istifası için 'Hükümetin kendi iç meselesi' dedi ve ekledi: Şu andaki yönetim sistemiyle Türkiye'nin problemlerine çare bulması mümkün değil.

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Özlem Akarsu Çelik'in hazırlayıp sunduğu Po-li-ti-ka'da gündeme dair açıklamalarda bulunuyor, soruları cevapladı. Süleyman Solu'nun kabul edilmeyen istifası için 'Hükümetin kendi iç meselesi' diyen Babacan, Türkiye'nin kriz döneminde yurt dışından yüzde 1 faizle borçlanma imkanı olmasına rağmen yüzde 7 faizle borç aldığını belirterek bu tercihin nedeninin ise siyasi olduğunu savundu. 

Ali Babacan'ın konuşmalarından satırbaşları:

"PARTİMİZİN MERKEZ ORGANLARI DİJİTAL ORTAMDA KURULDU"

Tam 11 Mart günü partimizin kuruluş etkinliğini gerçekleştirdik. Türkiye'de ve dünyada gündem hızlı şekilde salgına odaklanmış durumda. Bizim için de yoğun hazırlık süreci oldu bu. Genel Merkez Yönetim Kurulu'nu, Başkanlık Kurulu'nu, Disiplin Kurulu gibi organlarımızın tamamı oluşmuş durumda ve arkadaşlarımız görevinin başında.

İlk defa bir siyasi partinin merkez organları dijital ortamda kuruldu. Bizim çalışmalarımızı aksatan hiçbir şey olmadı, aynı tempoda, hızda devam ediyoruz. İl ve İlçe Teşkilatlarımızın kurulmasıyla ilgili heyetler tespit ediyoruz. Vatandaş bize ilgisini beyan ediyor. devapartisi.org web sitesi kurulduğu günden beri büyük ilgi görüyor. Oradan girildiği zaman görevc alma isteği iletilebiliyor. Bütün vatandaşlarımız bilgilerini giriyorlar, ilgilerini ifade ediyorlar. Yapılanmamız bittikten sonra vatandaşlarımıza ulaşacağız ve görüşeceğiz. Çok geniş bir kadroyla çalışmalarımıza başlamış olacağız.

SOYLU'NUN İSTİFASI

Hükümetin kendi iç meselesi. İç meseleye girmek istemem. Ama ilkeler ve yönetim şekli açısından değerlendirilebilir.

Şu andaki yönetim sistemiyle Türkiye'nin problemlerine çare bulması mümkün değil. Türkiye'nin en önemli meseleleri bile dar bir kadro tarafından karara bağlanıyor. Son yüzyılın en büyük küresel hadisesini yaşıyoruz. Bu kadar önemli bir hadisede dahi işin taraflarıyla bir araya gelip istişare etmek mümkün olmadı. Bu işin konuşulması lazım, toplumsal mutabakat arayışı lazım.

Virüs salgını herkesi tehdit ediyor. Partili - partisiz değil, herkes aynı risk altında. Madem böyle bir konu söz konusu, bütün siyasi partilerle oturulup konuşulması lazım. Problemi ancak dayanışmayla çözeriz. Salgını bir kutuplaştırma, ayrıştırma meselesi haline getirirse hükümet, bundan herkes zarar görür, kar eden çıkmaz. Salgın, ancak bu toprakların kültüründe olan dayanışmayla aşılır.

"TÜRKİYE BU SİSTEMLE YÖNETİLEMEZ"

48 saatte yaşadıklarımıza bakın. Gördük ki, bu bir yönetim sistemi değildir. Türkiye bu sistemle yönetilmeye devam edilemez.

Sorumluluk önemlidir. Yetki sahiplerinin sorumluluğu vardır. Sorumluluk nerede, kimin üzerinde kaldı, anlamadım doğrusu. Pazartesi sabahı hiçbir şey yokmuş gibi devam etmek anlaşılır gibi değil.

Türkiye mutlaka güçlendirilmiş parlamenter sistemle yönetilmek zorunda. Sistem önemli ama üslup da önemli. Ötekileştirici üslupla Türkiye yönetilemez. Maalesef rakamlar gittikçe artıyor. Geç kalındı. Sağlıkla ilgili tedbirler alındı ama geç kalındı. Ekonomiyle ilgili terbirler için çok geç kalındı. Acil tedbirler alınmazsa bunun bedelini çok ağır ödeyeceğiz.

Tek bir akıl, dar bir kadro olmamalı. Katılımcılık hayata geçirilmeli. 'Ben yaptım oldu, ben istedim oldu' demeye kimsenin hakkı yok. Herkesi katmak zorundasınız. İstişare ve mutabakat arayışı mutlaka çalıştırılmalı.

Sistem kuşkusuz sorunun temelinde var ama yönetim tarzı ve üslubu da önemli. AB üyeleri ülkelerin bazılarında otoriterleşme sorunu var. AB kriterlerine uyması gereken ülkeler de bile bu var. Sisteminiz de doğru olacak, üslup ve tarzınız da doğru olacak.

Salgın krizini dünyada en iyi kim yönetiyor diye baktığımız zaman, demokrasisi iyi işleyen, kurumları güçlü ülkeleri görüyoruz. Demokrasinin eşzamanlı olarak iyi bir yönetim yapısıyla, kredibilitesi yüksek kurumlarla, kurallarla yürümesi gerekiyor. Hukuk yoksa demokrasi bir ülkeyi kaosa götürür.

Halk sisteme güveniyor mu, yöneticilere güveniyor mu, bu çok önemli. Türkiye'nin ciddi bir itibar kaygı söz konusu, hem kendi içinde hem de dünyada söz konusu bu. Türkiye'nin tekrar ortak akılla yönetilen bir ülke haline gelmesi lazım. Bilim, akıl, istişareyi yok sayarak yönetmeye kalkarsanız, başarı elde edemezsiniz. Krizlerde ülkenin bütün açıkları ortaya çıkar.

"BUNUN VEBALİ BÜYÜK"

İşin sağlık tarafına baktığımızda, biliyorsunuz Bilim Kurulu var, arzu ettikleri önerdikleri var, gerçekleşmiyor. Bazı kararlar daha erken alınsaydı Türkiye'de kayıp daha az olabilirdi. Bizim kuruluş tarihimiz 11 Mart'tan bir hafta sonra bile kalabalıklar toplantı yapabiliyordu.

13 Mart Cuma günü, Cuma namazı kılındı. Namazdan sadece 1-2 saat önce Diyanet uyardı ama o Cuma dünyadaki Müslüman ülkelerin pek çoğunda Cuma namazları kılınmıyordu. Bilim ve akıl çok önemlidir, bu zaten bizim dinimizin de emridir. Maalesef çok geç kalınıyor. Bunun vebali büyük. Bir kararı geciktiriyorsanız, geciken kararlar virüsün yayılmasını hızlandırıyorsa, bunun vebali büyüktür. Gelin bu krizi istişare ile, sivil toplum kuruluşları, bilim adamları ve siyasi partiler ile yönetelim.

Önce can... Buradan hayatını kaybeden bütün vatandaşlarımıza rahmet, hastalarımıza acil şifalar diliyorum. Sağlık çalışanlarımız kendi hayatlarını riske atarak büyük mücadele veriyorlar, sonsuz şükran sunuyorum. Bunu biz Türkiye olarak aşarız, bu potansiyelimiz var. Yeter ki potansiyeli açığa çıkaralım.

İNFAZ PAKETİ

Yasa teklifi ile alakalı parti olarak görüşümüzü duyurduk. Hukuk ve Adalet Politikalarından sorumlu Genel Başkan Yardımcımız, basın toplantısı yaptı, tutumumuzu duyurdu. Suç eğer düşünce suçuysa, bu insanları içerde tutmanız için bir sebep yok. Ancak konu terörse, bilerek terör eylemi yapılmışsa onlar ayrı. Buradaki amaç hapishanelerdeki yoğunluğu azaltmaksa, düşünce suçluları derhal, en azından erkenden bırakılmalıdır. Kontrollü denetim diye bir sistem var artık. Bir an önce uygun olan herkesin evlerine gönderilmesi mümkün olmalıdır.

Bir insan tutuklu diye, hapishanede diye, temel hakkı olan yaşamayı elinden alamayız. Meclisteki iktidar ortağı iki siyasi parti kimseyi dinlemeden süreci yönetmeye çalışıyor. Halbuki mutabakat olsa, bu sorun çoktan çözülürdü. 16 yıl Mecliste oldum, nasıl yürüdüğünü çok iyi biliyorum.

Seçimin olduğu gün, TBMM oluştuğunda iki iktidar partisinin toplam oy oranına baktığımızda tamam. Ama bugün itibariyle dengeler değişti. Kamuoyu yoklamalarında halkın desteği muhalefete daha fazla görünüyor. İnatlaşmayla bu işin götürülmesi yazıktır, günahtır. Bilim, akıl ve istişare diyorum, çağrım budur.

2002 ile 2014 yılı arasındaki süreçte yaptığımız sağlık reformu bütün dünyada taktir edildi. 'Pek çok konuda rahatsınız, serbest politikadan yanasınız ama sağlık söz konusu olduğunda sosyal hatta sosyalist duruyorsunuz' gibi bir eleştiriyle karşılaşıyorduk.

O yıllarda Davos toplantısında bir gece sağlık tartışıldı, orada ana konuşmacı olmam istendi, sağlık politikalarımızı anlattım bütün gece. Sordular, siz bu sağlığı nasıl bu kadar kaliteli ve düşük maliyetle yönetiyorsunuz diye... Son 4-5 yıldır hizmetten memnuniyet düşüyor ve sistem karmaşık hale geliyor. O zaman herkes kendi alanında çaba gösterirdi, tek merkez yoktu. 83 milyonluk bir ülkenin tek merciden yönetilmesi, hata yapılmaması mümkün değil.

"YASAK KELİMESİNE KARŞIYIM"

Zamanında Türkiye bazı konularda başarılı oldu, dünyaya örnek olduk. Ne zaman ki kadro hareketi değil de, tek merci yönetimi oldu, ne zaman ki akıl, bilim bırakıldı, o zaman bu hale geldik.

Sadece Devlet yönetiminde değil, şirket yönetiminde bile yöneten ve yönetilen olmazsınız. Bakan arkadaşlarımızın şirketleri ile ilgili aralarına ne kadar mesafe koydular, bilemiyorum. Tamamen yönetimden, ortaklıktan ayrıldılarsa, ilişkilerini kestilerse sorun olmayabilir. Ama iki ilişki bir arada yürümez, bu kabul edilemez.

Yasak kelimesine karşıyım, bu kelimenin bir an önce literatürümüzden kalkması lazım.

Biz bütün bu riskleri zamanında gördük. DEVA'nın programına baktığınızda krizlerin nasıl yönetileceği ile ilgili ciddi söylemler göreceksiniz.

"KÖİ PROJELERİNDE FİZİBİLİTELER DOĞRU YAPILMADI"

Bir proje sürekli nakit akışı olan bir projeyle, o zaman bu projelerin özel sektör eliyle yapılması planlanabilir. Ama bunun sınırını iyi çizmek lazım.
Bütçede yer yok, bütçeye sığdıramadık diye bütün projeleri özel sektör ile yapmaya kalkarsanız bu büyük yanlış olur.

Türkiye'nin bugüne kadar yaptığı kamu-özel işbirliği projelerinde fizibilite doğru yapılmamıştır. Kanal İstanbul gibi önemli bir proje, salgının ortasında ihale edilmiştir. Kaynak için vatandaştan bağış istendiği bir dönemde bu ihale yapıldı. Demek ki, ilgi odağı nerede, bu beni çok ürküttü.

Devlet alacaklarını erteleyebilir. Ama devletin borcunu ertelememesi, ödememesi başka bir ekonomik felaket getirir. Devlet sözünü tutar, ödeme yapacağım dediyse gününde ve tam yapar. Dolayısıyla bu projelerde de idari bir kararla vazgeçtim, ödeyemiyorum diyemezsiniz. Projelerin hukuki eksikleri varsa, yargı kararları ile ne yapılacaksa yapılır.

Ödeme sözünü yerine getirmeyen bir devletin, bir sonraki ödeme sözü için şüpheler oluşur, bu sefer kaynak bulamama sorunu ortaya çıkar.

"DEMOKRASİNİN İYİ İŞLEDİĞİ BİR ÜLKEDE BUNLAR OLMAZ"

Bir yanlış, bir başka yanlışla düzeltilemez. Bir yanlış varsa, doğrularla o yanlışı düzeltmek için mücadele etmek lazım. Kamu özel ortaklıkları maalesef bu ülkeye çok büyük yük getirmiştir. Her yıl yüklü ödemeler vardır. 2016-2017 yıllarına bakarsanız, şeffaflık için çok uğraştık, her yıl bu ülkenin ödemesi gereken tutarı bir türlü listeleyemedik.

Bizim bu özelleştirme konusunda yada kamu özel ortaklıkları konusunda ilk 7 - 8 yıla baktığınızda işin ne kadar iyi yürüdüğünü göreceksiniz. İhaleler canlı yayında yapılırdı, şartnameler açıklanırdı, farklı dillerde yayınlanırdı. Aylarca süre verilirdi insanlara, çalışsınlar, baksınlar diye. Rekabetçiliğin, fırsat eşitliğinin olmadığı ihalelerle devletin maliyeti yükselir.

AB üyesi 28 ülkenin uyguladğı kamu ihale kanunu var, biz bunu bir türlü hayata geçiremedik. 28 ülke bunu uygulayabiliyorsa, biz niye uygulayamıyoruz. 180 küsur kere değişti İhale Yasası. Şu andaki ihalelerin çoğu da mektup usulü. Demokrasinin iyi işlediği bir ülkede bunlar olmaz. Demek ki, ifade özgürlüğü ile ilgili sorunlar var. Açıkça konuşanlar kendilerini hapiste bulabiliyorlar.

Açıkçası en ufak bir korkumuz yok. Ben ve 90 arkadaşımız bu yola başımızı koyduk. Bir yolculuğa çıktık. Hazırlığımızın uzun sürmesinin en önemli sebebi, partimize çok sayıda destek olmak isteyen insan vardı. Görüşmeler yaptık, Kurucular Kurulumuzu temsil gücü yüksek olarak oluşturduk. Türkiye coğrafyasının tümü temsil ediliyor, %35 kadın, %25 genç ve engelli kotamız var. Bu kararları vereli bir seneyi geçti, planladığımızda 2.5 aylık bir gecikmeyle partimizi kurduk.

"BİZ İKTİDARA TALİP BİR PARTİYİZ"

Büyük bir yapı kuruyoruz. Bu tek adam yapısı değil, kadro hareketi. İnsan kaynağına, yetkinliğe, liyakata, ehliyete çok dikkat ediyoruz. 8 ilde, 900 ilçede teşkilatlanmaya başlıyoruz. Onbinlerce insan delege, milyonlarca insan üye olacak.

Tek adam hareketi başlatsak, işimiz kolaydı. Ama bu öyle değil. Biz iktidara talip bir partiyiz. Siyasi yelpazenin tam ortasında ve anaakım bir siyasi partiyiz. Dar bir ideolojiye hapsolmuş bir parti değil burası. Bir kitle partisiyse, bunun mutlaka adım adım ve sağlam temeller üzerine kurulması lazım ki, bu partiyi Türkiye demokrasisine kazandırmış olalım. Deva partisi bir kişiyle başlayan, bir kişiyle yürüyen, bir kişiyle yok olan parti olmasın. Bunun için adım adım gidiyoruz.

Özgürlüklerin, temel hakların, hukukun üstünlüğünün savunucusu olacağız. Büyük bir kurumsal yapılanla bu. Dolayısıyla vakit alması normal.

Ortak akıl oluşmadan, ekibin ortak görüşü oluşmadan çıkıp bir şeyler söylemek istemedim. Parti kurulduktan sonra bir ay geçti, iç yapılandırmamız, görevlendirmelerimizi tamamladık. Artık sorumluluklarımız belli. Herhangi bir konuda bir şey istediğimde 21 ayrı kuruldan raporlar gelmeye başladı.

Gerginlikten, kavgacı üsluptan halkımız yoruldu. Sükunet istiyor halk. Kavga etmek kolaydır ama önemli olan ülkeye şimdiden bir katkımız olur mu derdindeyiz.

Halkımızda sabırsızlık var, bunu çok iyi anlıyorum. Bir an önce bir şey olsun ve düzelsin istiyorlar. Eğer Türkiye'de bir değişim olacaksa bunun muhakkak seçimlerle olması lazım. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte görüşlerimizi ve eleştirilerimizi açıkça yapacağız. 'Şunu şöyle yapın, daha iyi olur' da diyeceğiz. Arkadaşlarımızın her birisi kendi alanlarında çok iyi işler yapmış devlet tecrübesi olan arkadaşlarımız. Dolayısıyla dinamizm ve siyaset tecrübelerimizi harmanlayacağız.

Türkiye'nin bir başka yıkıcı partiye, yıkıcı yapıya ihtiyacı yok. Bizim yapıcı tutum almamız şart. Ama yanlışlara işaret etmekten de korkmayacağız. Bir sorun varsa, dillendirmiyorsak, bu bizim üzerimize vebal. Açıkça söyleyeceğiz, bunu yapacağız.

Bize hiç kimse 'siz işinize bakın' diyemez, çünkü işimizi yapıyoruz. Ülkenin hakettiği demokrasiye ve refah seviyesine yükselmesi için elimizden geleni yapacağız.

Bizim parti programımızda sivil toplum bölümü var, bunu demokrasinin vazgeçilmez parçası görüyoruz. İki sandık arasındaki süreçte demokrasinin işlemesi demek, sivil toplumun, medyanın, basının özgür olması demek. 'Seçimde yetkiyi aldık, kimse bana karışamaz, susturur yürür giderim' derseniz bunun adı demokrasi olmaz.

İkili ilişkilerin durumunu bilemiyorum ama sistem açısından baktığımızda, 2.5 yıl kadar hapiste kalan bir insana bir hakim beraat kararı veriyorsa, aynı gün alelacele bir savcı, aynı gün üzerinde tutuklama kararı oluşturabiliyorsa buraya hukuk devleti demek mümkün değil. İnatlaşma, hukuk garabeti ortaya çıkıyorsa, bu ülkede yaşayan vatandaşların kendini güvende hissetmesi mümkün olmaz. 'Benim başıma bir şey gelir, kendimi ifade edemem, hakkımı arayamam' düşüncesini yerleştirirseniz, hukuktan bahsedemezsiniz.

Bu hissiyatla iş dünyası yaşayamaz, burada iş yapamaz. Düzenlemeleri yapan kısıtlı bir gruptur fakat düzenlemelerin etrafından dolaşmayı bilen yüzlerce insan vardır. Türkiye'nin milli ve yerli imkanları yavaşça kayar gider, bunu engelleyemezsiniz.

"ŞU ANDAKİ YÖNETİMİN KRİZ YÖNETİM DOSYASI YOK"

Kısa Çalışma Ödeneği denen bir uygulama var. Bu uzun vadede çok iyi sonuç veriyor, pek çok ülke uygulamaya başlandı. Fakat getirilen bu uygulama, kısa çalışma ödeneğini çalışmaz hale getirecek. Bu seçenek, bu kapı açıldığı zaman, işveren bunu tercih etmiyor. 'İşten çıkartmam ama ücretsiz izin veriyorum' der işveren. Bunun önüne geçmek lazım.

Bir kriz geldiğinde zamanınız olmayabilir, hızlı hareket etmeniz gerekebilir ama bunu kriz gelmeden önce düşüneceksiniz. Kriz olduktan sonra toplanalım, konuşalım, soralım derseniz olmaz. Geçen gün geri gelmez, kayıpları telafi edemezsiniz. Ekonomik aktivitenin kesin duracağı anda, tedbirleriniz olmalı. Şu andaki yönetimin kriz yönetim dosyası yok. Karşı karşıya kalınca oturup karar veriyor. İnsanlar işini - hayatını kaybediler, işletmeler iflas ediyor. Şu andaki yönetim sistemiyle Türkiye'nin yönetilmesi mümkün değil.

Eğer bilime, akla öneml verilmiyorsa o ülke için her türlü risk vardır. Türkiye'yi bu krizden çıkarmanın en önemli yolu, Türkiye'yi açık bir ülke halinde tutmaktadır. Düşünce ve ifade özgürlüğünün olduğu, hukukun egemen olduğu bir ülke olamazsa, krizden çıkamaz.

Toplumu kapatarak, sosyal medya paylaşımlarını, sermaye kontrolleri ile krizin önüne geçemezsiniz. Belli ölçülerde, grinin belli tonları olabilir, yapılabilir ama bu izah edilir. Mevcut kaynakların da elinizden akıp gitmesine sebep olabilirsiniz bu sefer.

"ÖZGÜRLÜK OLMADAN KALKINMA OLMAZ"

Krizi aşmanın yolu Türkiye'yi kapatmak değildir. Medya üzerinde büyük bir baskı varken, eleştirel yaklaşan gazeteciler işlerini kaybediyorsa, bir de siz sosyal medyayı kısıtlamayı öngören düzenlemeler yaparsanız yazık edersiniz ülkeye.

Son bir yıl içerisinde çok sayıda banka yöneticisi görevlerinden uzaklaştırıldı. Bankacılık sektörü bütün dünyada düzenlenmiş sektördür, devlet düzenler ve sonucunu ister. Ama düzenleme, denetleme çerçevesinin dışında özel bankalara bir şeyler yaptırmaya çalışıyorsanız anında duyulur. Bu sistem gerçekten özgür bir ekonomik sistem mi, değil mi? Dünya ekonomik özgürlük listesinde 180 ülke arasında Türkiye 71. sıraya düşmüş durumda. Genel anlamda özgürlüklerden, ekonomik kalkınmadan nasıl bahsedeceksiniz?

CHP'Lİ BELEDİYELERİN YARDIM KAMPANYALARININ YASAKLANMASI

(İçişleri Bakanlığı'nın CHP'li belediyelerin yardım hesaplarını bloke ettirilmesi) Farklı mevzuatlarda farklı hükümler var. İşin ruhuna bakmamız lazım. Şu anda ülke ciddi bir salgın ile karşı karşıya. Tek bir noktadan yönetilen devletin bütün sorunlara yetişmesi mümkün değil. Böyle bir noktada belediyelerin önünü açmak gerek. İnsanlara yardım çağrısı yapacağınıza, bırakın insanlar birbirine yardım etsin.

Merkez Bankası'nın katkı rakamı 100 milyon TL. Alan kim, veren kim? Devlet bir cebinden alıp diğerine koyuyor. Yardımlaşma konusunda serbest bırakmak lazım.

Yardım konusunda herhangi bir kurum durumu istismar ediyorsa, devlet o zaman devreye girecek.
Bırakın herkes dayanışma içinde olsun. İlçe belediyesi kendi ilçesini daha iyi görür. Ankara bunu yapamaz, başaramaz. 13 yıl kabinedeydim, bunu yaşadık. Mümkün değil.

Eğer yanlışlarda ısrar edilirse iktidarın sonu olur. Siyaset tarihinde bunlar çok yaşanmış. 'Benim' diyerek değil, paylaşarak yürütmek lazım. Türkiye 'benim' demek için çok büyük bir ülke.

Ak Parti'nin programının yazımında çok emeğim vardır, 'yerinden yönetim' demiştik. Bırakın yerinden yürüsün bütün işler.

"BU İMKANLARI BİLMİYOR OLABİLİRLER"

Merkez Bankası'nın rezervleri çok zayıflamış durumda. Lüksün, israfın bir an önce durdurulması lazım. Tasarruf yapılması gerekir.

Merkez Bankası'nın Türk Lirası üretmesinin süresinin belli olması gerekir. Para üretmek morfin gibidir, alışkanlık haline gelirse başka hastalıklara neden olur. Türk Lirası üretmek, paranın değerini düşürür, enflasyonu arttırır.

Türkiye'nin Swap hatlarının tüm G-20 ülkelerine açılması talebi olmuş. Bu talebe cevap ne zaman gelir, nasıl gelir bilemeyiz.

Şu anda Türkiye'nin talep ettiği zaman devreye giebilecek ciddi kaynaklar var uluslararası kuruluşlarda. Ve çıok uygun maliyetli kaynaklar bunlar. Ve bu bizim hakkımız. Nasıl Türkiye güçlüyken bu tür uluslararası kuruluşlara borç verecek bir imkana sahipti, o dönem biz tüm bu mekanizmaları oralarda oluşturduk. 

Babacan, 'Neden başvurulmuyor?' sorusu üzerine ise şöyle konuştu:

"Bir, bilinmiyor olabilir. Lütfen hükümet baksın. Uluslarası kuruluşlarda ne kadar imkanımız var. bunlara baksın. Fakat öylesine bir politika izlendi ki son yıllarda, bir yabancı düşmanlığı, bir uluslararasıcılıkdüşmanlığı, 'dışarıda ne var ne yoksa bize düşman', 'bize bizden başka dost yok'... Bu politika maalesef şu anki yönetimi dar bir klöşeye sıkıştırdı. O dar köşesen çıkmakta güçlük çekiyorlar. Dışarıda herkesi düşman gösteren bu söylemden sonra tekrar dışarıya dönüpte dayanışma içiersinde olabileceğimiz bir yapı var mıdır yok mudur, buna tabi güçlük çekiliyor. Ciddi bir u dönüşü gerekiyor. U dönüşü yapmamanın da bu sefer maliyeti yüksek oluyor."

Ateş küçükken bir bardak su gerekiyor, ancak ateş büyüyünce tonlarca su gerekiyor. Uluslararası kuruluşlarda ne kadar hakkımız var, ne alabiliriz hükümet baksın.

Hükümet dar bir köşeye sıkıştı oradan çıkmaktan zorluk çekiyorlar. Bu ülkenin insanı neden bir inat uğruna fakirleşsin, neden bu ülkenin insanı daha rahat, refah içerisinde yaşasın.

Biz bilgilerimizi aktarmaya, destek olmaya hazırız. Yeter ki diğer partiler ne düşünüyor diye gelsin. Türkiye çok çabuk ayağa kalkar yeter ki doğru yönetilsin