Fenerli Değilim Ama...

Bayramdır neşe dolu havadır dedik ekranın başına geçtik. Çocuklar Bayramlık gibi formalarını giydiler, ne o  güya milli maçı seyredeceğiz.

Ruhsuz ve diz bağları gevşek bir takımla milli felakete dönüşen oyunla karşılaşınca yüzler uzadı.

Dünkü milli maç ara sıcak rezaletti. Ana yemek olarak Fenerbahçe'nin performans eğrisinde vücûd bulan Türk futbolunun içine düştüğü daha büyük rezaleti aklımdan geçirdim.

Duygu ve düşüncelerimi kağıda dökmek, paylaşmak, kızgınlığıma bir nebze olsun ilaç olur mu diye düşünürken tam 4 yıl önce futbol konusundaki yazdığım analiz aklıma geldi.

Ekonomi olarak G-20 üyesi olacaksın, orantısız kaynak tahsis edilecek, Milli Takımın dünya sıralamasında 35'inci, en popüler takımın Fenerbahçe ise 84'üncü.

Aslında aydınların özellikle liberal aydınların futbol, takım tutma vs. konusunda köşelerini telef etmelerine karşıyım. Bu nedenle Hasan Cemal gibi aydınları eleştiriyorum ama bu sefer konunun futbol+ politik = futpolitik yönünü ele almak istiyorum.

Fenerium Devalüe Olurken:

İstanbul’un ölümsüz bir ‘Kostantiniye Ruhu’ var. Bizans da spor politikanın ayrılmaz bir parçası olmuş. Bu konuyu ‘Nika Ayaklanması’ analizimde yazmıştım. Detaya girmiyorum. Ya huyundan ya suyundan misali günümüz İstanbul’unda durum pek farklı değil. Gezi olayları bunu bir kez daha ispatlamıştı. 

İstanbul’un ve Türkiye’nin en popüler takımı Fenerbahçe’dir. Bu gerçeği bir BJK’li olarak teslim ediyorum. Kabul edelim Fenerbahçe bir dünya markasıdır. İstanbul Fener’in anayurdudur ama Anadolu’da çoğunluğun en azından ikinci tercihidir Fener. Son yıllarda hem Fener hem de Türkiye futbolu inişte.

Şike olayında kamuoyunda yayınlanmamış bantlara girmiyorum sadece yayınlanmış olanların yüzde 10 bile durumun vahametini gün ışığına çıkarıyor. Ne ki Fener yönetimi hala koltukta kalmakta ısrarlı davranıyor.

Bilmeyenler için açayım, Fener, TSK’nin de en popüler takımdır. Askeri vesayetin tavan yaptığı günlerde maç günü askeri üslerden İstanbul’la çok C-130 seferi yapılmıştır. İşin içine politikacılarda girince ‘Şeref Tribünü’ denilen mekân aslında bir lobi faaliyet alanına dönüşür. Paşalara, bakanlara ve diğer tüm rant vanalarını elinde tutan zevata en kolay ulaşma merkezi stadın ‘Şeref Tribünü’ dür.

Dünyada spor ekonomisinin nereye gittiğini anlamayan, marka takımların ekonomik gücünü göremeyen Fener yönetimi ısrarla ‘benim olsun küçük olsun’ rantının peşinde. Bu karambolda Fenerbahçe gibi dev bir spor kulübü kan kaybetmeğe devam ediyor.

Uzağa gitmeye gerek yok. Manchester United (MU) gibi marka bir takımın Çin’de, Japonya’da Kore’de bile milyonlarca taraftarı var. MU’nun dünyadaki toplam taraftar sayısı tutucu tahminlere göre 133 milyon. Bu rakamın ekonomik ve mali gücünü görmemekte ısrar etmek sadece Fener’e değil Türkiye’ye kayıp demektir.

Fener’in bu gidişine dur demeyen taraftarın sorumluluğu var ama çarpık ilişkiler içinde olan bazı spor medyası mensuplarının vebali ölçüsüz.

Futpolitik:

Modern çağda sporun toplumsal gücünü Naziler keşfetti. Sonradan içlerinde en basit ve pratik olan spor dalı futbol özellikle Latin diktatörlerin elinde toplumsal anestezi gazı oldu. Hele işin içine Freudiyan anlamda toplumsal cinsellik sembollerinde girince, genç nüfusu bol, geri kalmış ülkelerde futbol, duygusal boşalma aracı oldu.

Futbolun ekonomik oluşumuna baktığımızda sermaye yoğunluğu gerektirmeyen en ‘ucuz’ kitle sporu olduğunu görüyoruz. Sadece bir top 22 kişiyi meşgul edebiliyor. Kaleler ikişer taştan olduktan sonra her açık alan futbol sahasına dönüşebiliyor. Hâlbuki diğer sporlar çok daha sermaye yoğun ve ciddi yatırım gerektirmekte. Basketbol için pota dikmek, topun zıplayacağı alan inşa etmek gerekiyor. Topu bile futbol topundan pahalı. Voleybol içinde aynı şeyler geçerli. Yüzme sporuna girmiyorum bile.

Futbol gerçekleştirmesi kolay kitle sporu olduğundan reklamcıların gelir seviyesine göre 5’e böldükleri toplumsal katmanlardan örnek alırsak, A sınıfı hariç B den E’ye tüm gençler hayatlarının bir bölümünde topa girmiş olmakta. Sonuç olarak yetişkinler olarak futbolla hemen her erkeğin kişisel bağlantısı bulunuyor. Bu rakam gelir seviyesi düşük ve orta olan ülkelerde daha yaygın. Neticede futbol kişisel boyutu olan ciddi bir toplumsal dinamizm aracı. Ve gerektiğinde futbol topu iktidarın elinde toplumsal manivelaya dönüşmekte.

Unutmayalım siyasi manivela kullanımının terside mümkün. Gezi olaylarında gördüğümüz gibi BJK’nın Çarşı Grubu gösterilerde öne çıktı. Yukarıda tribün örneğinde belirttiğim gibi bir İSKİ müteahhidi olan Beşiktaş başkanının da Çarşı’ya mesafeli durması olağan.

Takımların Sosyal Kökeni:

Türkiye’de futbol takımlarıyla ilgili tarihsel bir sosyo-ekonomik çalışmadan haberdar değilim. Ancak beklide son zamanların en kritik Futbol Federasyonunda yönetim kurulu üyesi olarak çalışmış olmam ve doğma büyüme İstanbul’u olmam nedeniyle bazı sezilerim var. Çocukluğumdan bu yana Vefa, Beykoz, Karagümrük, İstanbulspor takımlarını ve tabii ki 3 büyükleri İstanbul’un eski statlarında seyretmişliğim var. Beşiktaş batılı sosyologlarca ‘mavi yakalı’ dediğimiz çalışan kitlelerin takımı olmaya daha yakın. Fenerbahçe ‘eski’ değil ‘yeni’ paranın ve Cumhuriyetin yarattığı orta sınıfın takımı. Galatasaray ise Osmanlı döneminden gelen eski İstanbul’un takımı. Ayrıca Galatasaray beklide renklerinden dolayı Kürt kökenli Türkleşmiş taraftarların takımı.

Bu sezilerimi niye sizlerle paylaşıyorum? Öyle gözüküyor ki tüm yasaklara rağmen statlarda siyasi içerikli tezahürat devam edecek. Önümüzdeki aylarda yaşam tarzı konusunda soğuk su görmüş karpuz gibi ortadan çatlamış toplum sürtüşmeyi iki mekân üzerinden yürütecek; Birincisi Cuma namazı çıkışı camilerde, ikincisi hafta sonları statlarda.