Merkez Solun Yön Arayışı: Avrupa’dan Türkiye’ye – 1
(İngiltere İşçi Partisi çevrelerinden gelen bir e-posta: Söylenenler ve söylenemeyenler)
Birkaç gün önce, Labour Party çevrelerinden gelen bir e-posta dikkatimi çekti. İlk bakışta, parti içi değerlendirme notlarından biri gibi görülebilirdi. Oysa metnin satır aralarında, yalnızca bir seçim stratejisi tartışması değil; daha derin bir sorgulamanın izleri vardı. Bu nedenle bu metni bir “bilgilendirme notu” olarak değil, bir sosyal ruh hâlinin ifadesi olarak okumak gerekir.
E-postada öne çıkan başlıklar tanıdıktı: emek, refah, toplumsal güvenlik ve gelecek kaygısı. Çalışan kesimlerin korunması, gençlerin geleceğe umutla bakabilmesi ve sosyal devletin güçlendirilmesi gibi klasik sosyal demokrat temalar yeniden hatırlatılıyordu. Ancak metnin tonu dikkatli okunduğunda, bu vurguların bir “iddia”dan çok, bir “telafi arayışı” taşıdığı hissediliyordu. Sanki hatırlanan şeyler kadar, gecikmiş olanlar da konuşuyordu.
E-postanın bir diğer önemli yönü, merkez solun artık yalnızca sağdan gelen baskılarla değil, kendi içinden yükselen yeni alternatiflerle de yüzleşmek zorunda olduğunu kabul etmesiydi. Reform UK gibi hareketlerin geleneksel işçi sınıfı tabanına yönelmesi kadar, Green Party of England and Wales gibi yapıların genç ve ilerici seçmen üzerindeki etkisi de açıkça dile getiriliyordu. Bu durum, yalnızca oy kaybı değil; daha derin bir kimlik tartışması anlamına gelmektedir.
Ancak metnin söyleyemedikleri, söylediklerinden daha dikkat çekicidir.
Sorun yalnızca dış baskılar değildir. Asıl mesele, merkez solun kendi içinde yaşadığı yön kaybı ve dil–pratik arasındaki açılmadır. Bir siyasal hareket, savunduğu değerlerle uyguladığı politikalar arasındaki mesafeyi büyüttükçe, yalnızca seçmenini değil; aynı zamanda kendisini de kaybetmeye başlar. Bu noktada mesele hangi politikaların savunulduğu değil, bu politikaların ne kadar sahici bulunduğudur.
Sol, özellikle de merkez sol siyaset, Avrupa’da uzun yılların iktidar deneyimine sahiptir. Bu deneyim yalnızca ulusal sınırlar içinde kalmamış, geniş bir coğrafyada toplumsal ve siyasal etkiler üretmiştir. Ancak bu tarihsel birikim, aynı zamanda önemli tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Avrupa solunun, Soğuk Savaş sürecinde enternasyonalizm ile arasına koyduğu mesafe, bir yandan düşünsel bir netlik sağlamış; diğer yandan Soğuk Savaş sonrasında Avrupa toplumlarıyla baş başa kalan bir siyasal çizginin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve Doğu Avrupa’nın demokrasiye geçiş süreci, bu çerçevenin dolaylı sonuçları arasında sayılabilir.
Bununla birlikte, Avrupa solunun kolonyalist ve emperyal geçmişle hesaplaşma konusundaki sınırlı tutumu eleştirilmeye devam etmektedir. Özellikle Birleşik Krallık ve Almanya gibi ülkelerde merkez solun, kendi çalışan sınıflarına refah sağlama konusunda gösterdiği hassasiyetin, küresel ölçekte aynı duyarlılıkla sürdürülmediği yönündeki eleştiriler dikkat çekicidir. Latin Amerika’daki demokratik süreçler veya Afrika’nın kendi kaynakları üzerindeki hakları söz konusu olduğunda, bu duyarlılığın sınırlı kaldığı görülmektedir. İskandinav sosyal demokrasisi bu konuda daha dengeli bir çizgi sergilese de, genel tabloyu değiştirmeye yetmemektedir.
Günümüze gelindiğinde ise Avrupa solunun karşı karşıya olduğu sınamalar daha karmaşık bir hâl almıştır. Güvenlik politikaları, savaşlar ve uluslararası dengeler, solun geleneksel barış ve dayanışma söylemini yeniden sınamaktadır. Finlandiya ve İsveç gibi ülkelerin NATO üyeliği süreci, bu tartışmaları daha da derinleştirmiştir. Öte yandan “Ukrayna krizi”, Avrupa içinde farklı siyasal pozisyonların ortaya çıkmasına neden olmuş; İngiltere’nin Brexit süreci ise Avrupa bütünlüğünün kırılganlığını gözler önüne sermiştir.
Tüm bu gelişmeler, merkez solun yalnızca ulusal değil, aynı zamanda küresel bir yön arayışı içinde olduğunu göstermektedir. Nitekim Almanya Sosyal Demokrasi Partisi (SPD) uzun süreli koalisyon siyaseti içinde kimliğini netleştirmekte zorlanırken, İspanya Sosyalist İşçi Partisi'nin İspanya'daki iktidar deneyimi beklentiler ile kapasite arasındaki gerilimi görünür kılmaktadır. İtalya Demokratik Partisi parçalı yapı ve siyasal istikrarsızlık içinde yön duygusunu zayıflatırken, SYRIZA Yunanistan örneği, kriz dönemlerinde yükselen solun iktidar pratiğinde nasıl sınandığını açıkça göstermiştir.
Bu noktada soru artık daha açıktır:
Merkez sol yalnızca seçim kazanmayı mı hedeflemektedir, yoksa kendisini yeniden tanımlayabilecek bir yön arayışı içinde midir?
Ve bu soru bizi kaçınılmaz olarak kendi siyasal gerçekliğimize götürmektedir.
Türkiye’de merkez sol, tarihsel olarak güçlü bir ideolojik zemine sahip olmasına rağmen, bu zemini süreklilik içinde siyasal üretime dönüştürmekte zorlanmıştır. Anti-emperyalist, halkçı ve barış odaklı bir başlangıç noktasına rağmen, özellikle koalisyon dönemlerinde daha çok denge ve istikrar arayışıyla sınırlı bir siyasal rol üstlenmiştir. Bu durum, merkez solun kendi özgün dilini ve çözüm üretme kapasitesini zayıflatmış; zaman zaman dış referanslara yönelen, zaman zaman ise yerel sağ siyasetin etkisine açık bir yapı ortaya çıkarmıştır.
Bugün gelinen noktada hem Avrupa’da hem Türkiye’de merkez sol için temel sorun ortaktır:
Toplumla kurulan bağın zayıflaması, siyasal dilin sahiciliğini yitirmesi ve kimlik duygusunun aşınması.
Çalışan sınıflar kendilerini yeterince temsil edilmemiş hissederken, genç kuşaklar ise siyaseti bir aidiyet alanı olarak görmekten giderek uzaklaşmaktadır. Bu iki kesimin aynı anda kaybedilmesi, yalnızca seçim sonuçlarını değil; siyasal kimliğin kendisini de tehdit eden bir süreci beraberinde getirmektedir.
Bu nedenle söz konusu e-postayı yalnızca bir parti içi metin olarak değil, daha geniş bir arayışın işareti olarak okumak gerekir.
Çünkü bazen bir e-posta, bir partinin değil; bir dönemin ruh hâlini yansıtır.
Ve o ruh hâli bize şunu hatırlatmaktadır:
Sol yeniden halkçı olmayı öğrenmeden, ne kendini bulabilir ne de toplumu taşıyabilir.
Sol ilerici olmak zorundadır. Sol durursa, düşer; toplum da demokrasi de geriler.
O nedenle zamanın koşullarını anlamak kadar, zamana emeğin, barışın, sosyal adaletin değerlerini katmak; dünya solunun da, Avrupa solunun da, Türkiye’deki merkez solun da yaşamsal önemdeki görevidir.
Bu yazı dizisi, merkez solun yeniden düşünülmesine katkı sağlamak amacıyla kaleme alınmıştır.
Dr. R.Bülend Kırmacı