Düşüncelerimizle beliren kararlarımız gerçekten bize mi ait?

Güncelleme:

Bu yazının, daha önce yayımlanan “Düşünceyi Düşünebilmek” ve “Zihinler İnşa Edilebilir mi?” başlıklı yazılarımla birlikte bir bütün olarak, bir seri/dizi kapsamında okunmasını dilerim.

İnsan
Düşünen, sorgulayan, anlamlandıran bir varlık.

Ama belki de asıl soru şu:

İnsan gerçekten kendi düşündüklerini mi düşünür?

Yoksa kendisine sunulan düşünceler arasından seçim yapmakla yetinmek durumunda mı kalır?

İlk yazıda, düşüncenin farkına varabilme yetisini ele almıştık.
İkinci yazıda ise düşüncenin nasıl şekillenebileceğini tartışmıştık.

İnsan, çoğu zaman düşüncelerinin kendisine ait olduğuna inanır. Aldanır!

Bir fikri savunduğunda, bir görüşe karşı çıktığında ya da bir değer uğruna mücadele ettiğinde
Bunu kendi iradesinin doğal bir sonucu olarak görür.

Oysa “düşünce”, çoğu zaman tek bir kaynaktan doğmaz.

Aileden gelir,
Kültürden beslenir,
Eğitimle şekillenir,
Yaşanan deneyimlerle pekişir,
ve günümüzde her zamankinden daha fazla biçimde dijital ortamlar tarafından yönlendirilir.

Buraya kadar bir ölçüde doğaldır; kimse annesinden “her şeyi bilerek” doğmaz.

Ve şu etmenler de insan düşüncesinin şekillenmesinde rol oynar, ki, bu da olması gerekendir:

Bir insanın düşüncesi;

okuduğu kitapların,
izlediği haberlerin,
takip ettiği hesapların,
içinde bulunduğu sosyal çevrenin
ve hatta maruz kaldığı tekrarların bir bileşimidir.

Burada rahatsız edici ama gerekli bir başka eşikle yüzleşiyoruz:

Asıl düğüm “karar alma aşamasında belirecektir” diyoruz ve devam ediyoruz:

Karar alma sürecinde düşünce başat etmense; ikinci kartı açıyor ve soruyoruz:

Düşüncenin sahibi kimdir? Karar’a götüren veya herhangi bir tavır almaksızın sönümlenen o düşüncenin ne kadarı özgündür, ne kadarı özgündür, ne kadarı içselleştirilebilmiştir?

Ama işte eğer düşüncelerimiz bu kadar çok “dış / dışsal etken” tarafından şekilleniyorsa,
onların gerçekten ne kadarı bize aittir?

İnsan zihni, normal bir zihin; kendisini özgür hissetmek ister.

Seçtiğini, tercihte bulunabildiğini, düşünmek ister! Düşünerek seçse de çok düşünmeden seçse de seçiminin patentini elinde tutmak ister...

Buna karşılık geçmişten getirdiğimiz kabul-edilebilir oranda “girdi”yi zorlayan şekilde, modern dünyada seçimlerimiz;

*algoritmaların önerileri,
*gündemin yönlendirmeleri,
*duygularımıza hitap eden içerikler, reklamlar,
ve sürekli tekrar eden *söylemler ve kaba propaganda,

tarafından daraltılmaktadır.

Bu durum, -henüz!- doğrudan bir “zihin kontrolü” değildir.

Ama bu çevrimin insan üzerinde etkisiz olduğu anlamına da gelmez.

Çünkü insan, çoğu zaman farkında olmadan “etkilenir”.

Ve en güçlü yönlendirme, fark edilmeden yapılan yönlendirmedir.

 

Düşünce ile inanç hatta ön-kabuller arasındaki çizgi de burada bulanıklaşır.

Bir fikir, tekrarlandıkça tanıdık gelir.
Tanıdık geldikçe doğru kabul edilir.
Doğru kabul edildikçe savunulur.

Ve bir noktadan sonra, sorgulamanın yerini aidiyet alır.

Bu mutlak anlamda olumsuzlanacak bir olgu da olmayabilir; eğer birey sosyalleşmesini inanç dahil özgürce bir tartışma ortamında tamamladıysa, sürecin olumlu seyrine de katkıda bulunabilir.

İşte bu anlamda düşüncenin özgürce şekillenmesi, kararların bilinçle verilmesinin özgül önemi ortaya çıkar...

Üzerine her şeyin yazıldığı boş bir kağıt olmayan ve her rüzgarla yönünü kaybetmeyen insan, bağımsız denmeye layık düşünceyi üretebilen insandır...

Ancak erki özgürlüğünden gelen kişiler yani bireyler; kendi düşünüşlerine de mesafe koyabilir.

Kendi fikirlerini sorgulayabilirler.

Bu düşünce bana mı ait, yoksa bana mı ait gibi hissettiriliyor?” sorusu sorulabilir.

Bu kararı kendi düşüncemle aldığımı söyleyebilir miyim?” Sorusuna verilecek her olumlu yanıt insan ve toplum içim yapıcı bir iklimin de tazelenmesidir.

Gerçek özgürlük, düşünce üretmekten önce;
düşünceyi fark edebilme yetisinde başlar.

Ve belki de en büyük zihinsel olgunluk şudur:

Kendi düşüncesini bile yeri geldiğinde sınamak, tartmak, yenilemek...

Bugün geldiğimiz noktada şunu kabul etmek zorundayız:

İnsan, düşüncelerinin mutlak sahibi değildir.

Dolayısıyla kararlarının da yüzde yüz sahibi olmayabilir...

Ama insan her koşulda, hatta esaret altında, hatta medya bombardımanı altındayken bile tamamen edilgen bir varlık değildir. Anne rahmindeki tepikler, doğarken ağlayan o güçlü ses, onundur.

İnsan, etkiler altında düşünen ama yine de sorgulayabilen bir varlıktır.

Ve belki de asıl mesele ya da doğumdan kültürel şekillenmeye ve ekonomik gerçekliğe değmeden en az maliyetle “kaşınacak” olgu şudur:

Düşüncelerimizin tamamı bize ait olmayabilir… Kararlarımızın önemlice bir kısmı da!!

ve ama onları “sorgulamak”, “yeniden şekillendirmek” ve dönüştürmek hâlâ bizim elimizdedir.

Son sorum ortayadır:

İnsan gerçekten kendi düşüncelerinin sahibi midir…

yoksa yalnızca kendisine sunulan düşünceler arasından seçim yaptığını mı sanmaktadır?

Dr. R. Bülend Kırmacı

 

Diğer Yazıları
Zihinler İnşa Edilebilir mi?
Düşünceyi "Düşünebilmek"
Yanardağın yamacında gelecek mücadelesi!