Hayallerimizdeki kadın! Ne olmalı!

Hepimiz bir hayali büyütmez miyiz içimizde?

Geleceğe yönelik umutlarımız yok mudur yaşamın eriten-öğüten döngüsü hep bir şeyler alsa da..

Bazen o hayallerin peşinden koşmak bizi mutlu ederken, bazen boş beklentilerin acısı korlanmaz mı yüreğimizde..

Hep bir sevginin peşinde olmak istemez miyiz aslında?

Bazen başarı..Bazen bir kadın, bir erkek.. Bazen çocuk..Bazen doğa..Bazen köpekler, kediler, kuşlar, ağaçlar..

Ama..Sevginin olduğu yerde genelde hep ‘bir kadın’ ve ‘bir erkek’ vardır mutlaka..

Olmalıdır da..Güzel olan da budur aslında..

Benim iflah olmaz bir sinema tutkunu olduğumu az insan bilir, eski filmlerden başlayarak sevdiğim filmler ve sanatçılarla dolu ‘yorgun bir beyin koleksiyonum’ olduğunu da..

Bu hafta bir sinema kaçamağı yaptım. 

Kaosun, terörün, kavganın ve çatışmanın hepimizi halsiz bıraktığı ortamda..

Belki bir hayale koşmak, belki bir umuda sarılmak adına..

Yüzyılın en iyi aktörlerinden Al Pacino’nun bir filmi, yönetmeni David Gren, ‘Hayallerimdeki kadın’. Aslında orijinal adı ‘Manglehorne’, yaşamını çilingircilik yaparak sürdüren bir hayat filozofu. 

Geçmişte sevdiği kadını elinden kaçırmış bir adamın duygusallıkları, istek ve çelişkileri.

Hayalindeki kadına ulaşma arzusu.

Ama..O ulaşma çabası içindeyken de yaşam adına arayışları.

 Bazen şık bir akşam yemeğinde aşka yelken açma istemi. Bazen cinsellik. Bazen de ‘ne yapmalıyım?’ açmazı içinde saçmalıklar.

Temposu ağır, finali şaşırtıcı, ama bana göre son yılların en güzel filmlerinden biri.

Belki biraz daha sorgulasa..Hatta sorgulatsa.. Belki sevginin derinliklerine, neden ve nasıllarına biraz daha girse.. Sadece Al Pacino’nun büyüklüğüne takılmasa…

Hayallerimizdeki kadın ve erkeği yaşamak..Yaşatmak..Belki sevginin uçsuz bucaksız kıyılarında konuşmak, hissetmek, tanıtmak.

Ve sonuçta hep o tutkuyu yaşamak.

Ulaşılamasa da yaşamak.

Ama..En çok da ulaşmaya çabalamak.

Var olana koşmak. Koşamıyorsak yaşayacağımız sonu hissedebilmek.

‘İnsan hayalleri tükendiği gün biter’ derler, çok doğru.

Onun için yaşamın her noktasında hayallere tutunmak.

 Koşmak, yakalamak için en büyük çabayı sarfetmek.

Ve sarılmak. Sadece hayale değil, gerçeğe de..Somuta da..Mutluluk denizine o hayalin gücü ve katkısı ile açılmak. Denemeye değmez mi?

Manglehorne’un finalde ‘hayali tüketmesi’ne ne demeli peki?

Tercih meselesi. İnsan zaten tercihlerinin sonuçları ile yaşamıyor mu?

Ve o tercihler en temel sorun olan mutluluk ve mutsuzluk ayrımını ortaya koymuyor mu?

O zaman..

Ya Manglehorne gibi yeni bir umuda koşmak..Hayallerindeki kadını yok etmek.

Ya da..Hayallerdeki kadın ile mutluluğa koşmak..

Hangisi daha güzel…(!)