Medyada şok.. Basın Konseyine rest üstüne rest !

Medyada şok.. Basın Konseyine rest üstüne rest !

Sabah Gazetesinin ardından 4 medya kuruluşu daha Basın Konseyinden ayrılma kararı aldı.. İşte medya dünyasına bomba düşen olayın perde arkası:

Basın Konseyi’ne rest

Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi’nın “Basın Kanunu”nu görüşmek üzere yanında konseyle ilgisi olmayan Vuslat Doğan Sabancı’yı da götürmesi medya dünyasında büyük krize neden oldu.

Birçok medya kuruluşu konuyu ağır şekilde eleştirirken, Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök ise yapılanın doğru olduğunu savunmuştu.

Sabah, Basın Konseyi’ne bir mektup yazarak; bundan sonra bu örgütü tanımayacaklarını, konseye üye olan Sabah çalışanlarının da ortak alınan bir kararla konseyle ilgilerinin kalmadığını açıkladı. Aynı mektupta bundan sonra muhataplarının “Türkiye Gazeteciler Cemiyeti” olduğu da net bir dille ifade edildi.

Aynı rest bugün Sabah Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ergun Babahan’ın yazısında da vardı.. Babahan yazısında “Bundan böyle Basın Konseyi’nin hiç bir kararının muhatabı olmayacağımızı kamuoyuna açıklarız” dedi.

Ve rest üstüne rest !

Sabah Gazetesi’nin içinde olduğu Merkez Grubu’nun bu kararına Çukurova Grubu’ndan da destek geldi. Show TV, Akşam ve Güneş gazeteleri ile SKY Türk de Basın Konseyi’nden ayrılma kararı aldı.

Merkez ve Çukurova gruplarından sonra başka kuruluşların da aynı kararı alacağı belirtiliyor.

Peki Neden?

Basın Konseyi’ne ve başkanı Oktay Ekşi’ye yapılan bu tepkinin arkasında esas yatanın ise Ekşi’nin kaleme aldığı iddia edilen bir mektup yatıyor.

Ekşi’nin Show TV Genel Yayın Yönetmeni Alican Değer’e gönderdiği iddia edilen mektupta Ekşi’yi zorda bırakacak sözler bulunuyor:

İşte o mektup:

Sevgili Alican Bey,

Mesajınızı Hülya (Sekreterim) bana öğleye doğru verdi. Tüm gün boyu sizinki dahil hiç mesaja yanıt verecek olanak bulamadım. Koşuşturmam şimdi yani gün döndükten ve saat 00.30’u geçtikten sonra bitti. Ben de gelen mesajlara yanıt vermeye başladım.

Önce belirteyim:

12 Mart toplantısına katılan, bir başka ifadeyle son günlerde tartştımız Ceza Yasası meselesine yakın ilgi gösteren arkadaşlarımızdan -özellikle Yüksek Kurul üyesi dostlarımızdan- biri sıfatıyla mesajınızın ve sorunuzun yerinde olduğunu kabul ediyorum. Dünkü daha önce pek çok olayda gördümüz gibi 12 Mart günü de toplantıda bulundunuz ve desteğinizi gösterdiniz.

Benim açımdan bakınca olayın vukuu ve gelişmesi öyle:

Bildiğiniz gibi 28 Mart sabahı yaptığım -ve tüm BKYK üyelerini de çağırdım-Basın Toplantısında, “12 Mart günü medya temsilcilerinin oluşturduğu 51 arkadaşımızın aldığı karar gereğince Başbakan Tayyip Erdoğan’dan randevu istediğimizi ancak 15 Mart tarihli başvurumuza 28 Mart Pazartesi sabahına kadar yanıt alamadığımızı, bunun söz konusu toplantıya katılan medya temsilcilerini ve Basın Konseyi’ni yok sayma anlamına geldiğini, buna müsaade etmeye hakkımız olmadığını o nedenle randevu isteğimizi o sabah iptal ettiğimizi söyledim.

“Biz artık Başbakandan randevu isteğinde bulunmayacağız. Ama kendisinden bizimle görüşme yapmak yönünde bir arzu doğarsa ona da onun gereklerine göre yanıt vereceğiz” dedim.

Buna rağmen 4 Nisan Pazartesi öğleden sonra (sanıyorum saat 15-16 arasıydı) Başbakanın Özel Kalem Müdürü Hikmet Bey beni aradı. Kendisi “Daha önce yaptımız başvuruyu dikkate alarak Başbakanın bizi 6 Nisan Çarşamba günü saat 12.45’de beklediğini” biraz da amirane bir ifadeyle bildirdi.

Kendisine “Bizim Başbakanla görüşmek gibi bir talebimiz bulunmadığını zira 15 Mart tarihli talebimizin 13 gün boyunca yanıtsız bırakılması üzerine talebimizi iptal ettiğimizi ve bunu kamuoyu önünde yaptımızı” söyledim.

“Eğer Sayın Başbakan bizimle görüşmek istiyor ve siz bunu söylüyorsanız onun gereği ayrıdır. Bunu dikkate alır gereğini yaparız” dedim.

“Ne fark eder efendim? Başbakan sizinle görüşmek için Çarşamba saat 12.45’de sizi bekliyor” dedi.

“Çok şey fark eder. Sizin dediğiniz bizim kamuoyu önündeki sözlerimizi yok saydığımız anlamına gelir. Benim söylediğim, Sayın Başbakanın bizimle görüşmek için bizi davet ettiğini ifade eder. Resmi herkesin olduğu gibi görmesi için bunun bilinmesinde yarar var” dedim.

Sonra:

“Şunu ilave edeyim ki ben Sayın Başbakanın bu arzusuna göre Çarşamba günü saat 12.45’de orada olacağım. Benden başka kimse gelir mi bilmiyorum. Zaman da çok dar olduğu için size hemen o konuda yanıt veremiyorum. Ama yarın bilgi veririm” dedim.

Konuşma benim yazı saatimin tam ortasına rastladı. Makalemi bitirip tekrar konuya dönebilmem ancak saat 18’den sonra mümkün oldu.
Önce aklıma -özellikle son günlerde gazetecilerin Başbakanla görüşmeleri sırasında bir takım başka talepleri de dile getirdiklerine ilişkin şikayet ve yayınları dikkate alarak- bu görşmeye bir tanıkla yani bir başka arkadaşla birlikte gitmek geldi. Konu TCK’yı ilgilendirdiği ve hukuk uzmanı olarak Sn.Turgut Kazan’dan yardım istediğimiz için öncelikle onu aradım. Bir takım programlarını iptal etme pahasına katılacağını söyledi.

B.Konseyi Vakıf Başkanı sıfatıyla Orhan Birgit de katılsa iyi olur diye düşündüm. Onu aradım. “Beni mazur gör” yanıtını verdi. Böylece o akşam sadece Kazan’dan müspet yanıt almş oldum.
Anımsayacağınız gibi 12 Mart toplantısına katılanlara:
“Başbakan randevu talebimize olumlu yanıt verirse bu toplantıya katılanlara duyuru yapacağız ve arzu edenlerle birlikte Ankara’ya gideceğiz” demiştim.

O nedenle aklıma, “Tüm 51 kişiye mesaj iletmek” geldi.
Sonra iki mülahaza beni engelledi:

1- Özellikle Konsey üyesi olmayan katılımcıların hemen uyarılması ve yanıt istenmesi o dakikadan sonra mümkün değildi. Dünkü tüm bu gelişmeden henüz Konsey Genel Sekreterinin de sekretaryasının da haberi yoktu. Onlar da o dakikalarda çoktan Konseyden çıkmş evlerine gitmişlerdi. Ertesi sabah da bu duyuruyu yapıp yanıtları netleştirecek kadar vakit kalmıyordu. O nedenle 51 Katılımcıya ulaşmaya kalkmaktan vaz geçtim.

2- Bizim 51 katılımcıya verdiğimiz söz Başbakandan randevu talebimizle ilgiliydi. Oysa biz o talebi iptal etmiştik. Bu nedenle o sözün doğrultusunda kalmak zorunluluğu ortadan kalkmştı.
Keza Basın Konseyi Yüksek Kurul üyeleri yönünden de zaman darlı artık “tüm üyelere çağrı yapma”ya olanak bırakmayacak noktadaydı.
Kaldı ki Başbakanın daveti -Özel Kalem Müdürünün ifadesinden anlaşıldına göre- sadece Basın Konseyi Başkanına dönüktü. Yani işin özünde “yalnız gitmeyeyim” tavrı koyan bendim.

Bu durumda “Hiç değilse temsilde, yelpazeyi geniş tutmaya çalşalım” dedim.

Orhan Birgit, kendisini çağırdığım zaman, “12 Mart toplantısı sırasında benim yanımda oturan Vuslat Doğan Sabancıya, “Başbakana gidecek gazeteciler arasında siz de bulunur musunuz?” diye sorduğunu, Vuslat D.Sabancı’nın “Memnuniyetle katılırım” yanıtı verdiğini bana söylemişti. Ben de “Gazete sahipleri kesiminden de bir ismin aramızda bulunması çok iyi olur. Böylece özellikle çalşan gazetecileri hedef alıyormuş gibi görünen yeni yasa değişikliklerine işveren kesiminin de karı ıktını anlatırız” diye düşündüğüm için Vuslat Sabancı’yı aradım. Kaldı ki kendisine daha önce sorulmuş ve o da “Memnuniyetle gelirim” demiş olduğuna göre bu beyanı yok saymak saygısızlık olurdu. O nedenle kendisini arattırdım. Gazeteye gelmemişti.

Sizin de dahil olduğunuz gruptan Akşam’ın Genel Yayın Yönetmeni Serdar Turgut’un arzu ederse bu randevuya katılabileceğini söylemesini -o dakikalarda Akşam gazetesine gitmekte olduğunu bana söyleyen- Sn.Turgut Kazan’dan rica ettim.

Serdar Turgut’un yanıtını Turgut Kazan’dan öğrendik. Katılmıyordu.
Günün rutinini yaşayıp, toplantılara katılma, günlük makaleyi yazma koşuşturması arasında vakit ilerleyince, sekreterimden, “Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’yı bulmasını” istedim. Dumanlı “Gelirim” dedi. Yelpazeyi genişletmek amacıyla “Vatan Genel Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu’nu aradım. O da “Memnuniyetle gelirim” yanıtını verdi. Hemen Sabah Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ergun Babahan’a “onlarla yazılı iletişim sağlıklı olur” düşüncesiyle acil yanıt isteyen bir mektup yazdım. Durumu anlatıp Ankara’ya gelmesini rica ettim. Sekreteri “Katılmıyor” yanıtını vermiş. Bunun üzerine Ankara’nın liste beklentisini dikkate alarak öğleden sonra Başbakanlık Özel Kalem Müdürüne, benimle birlikte, Turgut Kazan, Tayfun Devecioğlu, Ekrem Dumanlı’dan oluşan dört kişilik bir heyetin Ankara’ya geleceğini, Vuslat Doğan Sabancı ile irtibat kurulunca onunla ilgili verileceğini bildiren bir faks çektim.

Saat 18 sularında Vuslat D.Sabancı’nın sekreteri, Vuslat Hanımla irtibat kurduğunu söyleyerek beni telefonla bağladı. Kendisine “12 Mart tarihinde Orhan Birgit’in sorusuna verdiği yanıt geçerli ise ertesi gün (Çarşamba) Saat 12.45’de Başbakanla görşmek üzere gidecek heyete katılabileceğini” söyledim. “Bilet bulursam, memnuniyetle gelirim” dedi. Onun üzerine Başbakanlık Özel Kalemine “kesinleşmiş” listeyi tekrar geçtim. Bunda Vuslat D.Sabancı da vardı.

Ertesi gün 5 kişi saat 11’de Adalet Bakanı Cemil Çiçek’le makamında bir saat süren bir görşme yaptık. Daha sonra saat 12.45’den itibaren Başbakanla 45 dakika görştük. Bunlara ilişkin bilgiler zaten TV’lere ve gazetelere yansıdı. Ama sonradan öğrendim ki “Vuslat Doğan Sabancı’yı ben son dakikada listeye ilave ederek Başbakana bir emri vaki” yapmışım. Bununla anlaşılan patrona yaranmayı amaçlamışım. Esasen benim yaptığım bir skandalmş. O kadar büyük bir skandalmş ki Başbakan listede Vuslat Sabancı’nın adını görünce “Bunlar işte böyledir. Başka listeyle randevu isterler. Sonra emri vaki yaparlar” anlamına gelen olumsuz sözler söylemiş.
Sizin mesajınız içinde buna ilişkin bilgi isteği yok ama, doğrusu bir şeye hayret etmekten kendimi alamadım:

Gerçi ortada bir emri vaki yok ama... Sayalım ki Başbakan gerçekten “Bu Vuslat Sabancı da nereden çıktı?” gibi bir laf etti.

Bunu kimin yanında söyler?

Herhalde Özel Kalem Müdürü ve bir de Basın Danşmanı olarak ortada dolaşanların yanında söyler değil mi?

Bir başka şekilde sorayım:

Gazetecilere dönüp böyle bir laf eder mi?

“Eder elbette” derseniz bundan sonraki satırları okumayın. Ama “etmez” diyorsanız, o sözleri Başbakanın ya Özel Kalem Müdürünün veya Basın Danşmanı sıfatlı kişilerin gazetecilere aktarması gerektiğinde benimle mutabık kalırsınız.

Özel Kalem Müdürü Hikmet Bulduk’la bu vesileyle tanıştım. Tipik bir kendini beğenmiş Hariciye Memuru izlenimi edindim. “Büyük dağları bile” kendisinin yarattığından emin bir hali var. O nedenle gazetecilerle görüşecek kadar aşağılara inmesi söz konusu olamaz.
Geriye Başbakanın Danşmanlarından Nabi Avcı ile Ahmet Tezcan kalıyor.

Nabi Avcı’nın kişiliği Özel Kalem Müdürününki gibi görünmüyor ama o da fevkalade mesafeli, ölçülü ve dikkatli bir tip. O da böyle “dedi ki demişki” adamı değil.

Ve gösterge ister istemez Ahmet Tezcan’ın üstünde duruyor.

Böyle birileriyle çalışan Başbakana siz olsanız acımaz mısınız?

Onu da bırakalım:

Birileri “Vuslat D.Sabancı patron (kesiminden) olduğuna göre onun bu heyette yer alması çok yanlş” diyor(muş).

Ben de diyorum ki, “Tam tersine... İşveren kesiminden birinin bizim gibi çalışan gazeteciler hey’etine dahil olarak destek vermesi son derece olumlu ve yararlı bir tavırdır.

Çünkü -benim bildiğime göre- Basın tarihimizde çalışan gazetecilerin sorunlarını kendi sorunu saymş ve onlarla omuz omuza hareket etmiş başka bir işveren yoktur. Eğer biz bu örnekten yola çıkarak işverenleri de kendi yanımıza alabilir, onları bizimle birlikte görebilirsek, bundan daha iyi ne olabilir?”

Neyse... Fazla uzattım ama bu size yazdığımı gerekirse kamuoyuna da yazacağım. Size “TV’ler neden temsil edilmedi?” anlamındaki sorunuzun makul olduğunu kabul ettiğimi belirtmek istiyorum. Ama bir ayrımcılık söz konusu olmadığını tüm samimiyetimle bilginize sunmak istedim.

Bu tablo içinde hatamız olduysa özür dilemek borcumdur.

Öyle görüyorsanız, “özürlerimi” kabul edin.

Sevgiler sunuyorum.

Oktay Ekşi

Kaynak: MedyaKafe.com